Haber Girişi : 05 Mart 2020 19:07

'İntibah': Bir ‘Son Pişmanlık’ hikâyesi

İlk edebi roman olarak bilinen İntibah, Namık Kemal tarafından 1873-1876 yılları arasında Kıbrıs’ta sürgündeyken kaleme alındı. Namık Kemal her ne kadar romana "Son Pişmanlık" adını vermek istediyse de dönemin yetkilileri tarafından hoş karşılanmadı ve kitabın bazı bölümleri sansüre uğradı. Hatta kitap isminin yazara sorulmadan değiştirildiğine dair bazı iddialar bile var.

Namık Kemal'in bu eseri bize bahşetmesindeki en önemli nedenlerden biri, Türkçenin roman yazımına uygun bir dil olduğunu kanıtlamaktı. İşte şimdi romanın dilinden bahsederek başlayabiliriz söze:

İntibah ("Son Pişmanlık")'ın yazıldığı dönemde dilde sadeleşmeye gidilmeye çalışıldığı herkesçe bilinen bir gerçek. Ben burada alışılagelmiş değerlendirmeleri ele almak yerine romanın dilinin bende bıraktığı etki üzerine konuşmak istiyorum. Romana başladığımda dili bana biraz yorucu geldi açıkçası, fakat okumaya devam ettikçe alıştım ve beni içine çekti. Yer yer –özellikle kitabın sonlarına doğru– normalden uzun cümleler dikkatimi çekmeye başladı. Hikâye ilerledikçe karakterleri iyice tanıma fırsatı bulduk ve karakterlerin diyaloglarına şahit olduk. Aslında günlük hayatın içinden bir hikâye olduğu halde kahramanların üslubu ve onlar konuşturulurken seçilen kelimeler, "Ah kardeşçiğim ah, vah kardeşçiğim vah," gibi söylemler romana tiyatral bir hava katmış.

Şimdi biraz daha derine inip karakterlerin aslında kim olduklarını ve olayın gidişatını nasıl etkilediklerini görelim: Tabii ki başlayacağımız kişi Ali Bey. Ali Bey kendi işinde gücünde olan, evine, ailesine bağlı, iyi bir çevrede yetişmiş bir genç dışarıdan bakınca. Hayatı kalemle ev arasında geçen, annesiyle zaman geçirmeyi seven, yaşıtlarının eğlencelerine katılmayan ve bunlardan habersiz bir beyefendi olarak çiziliyor gözümüzde. İşte tam da bu sırada aklıma şu geliyor: Peki Ali Bey’in pamuklar içinde yetiştirilmesi gerçekten ona Tanrı'nın bir lütfu muydu, yoksa hayatını altüst edebilecek bir cezası mı? Şüphesiz ikincisini seçiyorum, çünkü el bebek gül bebek büyüyen birinin sırça köşkü elbet ilk sarsıntıda tuzla buz olacaktır. Gerçekten de böyle oluyor ve kaçınılmaz son gerçekleşiyor. Ali Bey bir gün hayatının zehri, ilk aşkı Mehpeyker'le karşılaşıveriyor. Onu fark ettiği andan itibaren hiçbir şeyin aynı olmayacağı biz okuyucular için aşikâr olsa da Ali Bey o an iç yangınından başka bir şey düşünemez oluyor.

Biraz da Ali Bey'in "tatlı zehri" Mehpeyker'den bahsetme vakti geldi sanki: Mehpeyker, kötü bir ailede doğmuş, doğduğu andan itibaren hayatla mücadeleye başlamış biri aslında. Namık Kemal önce onu çok ahlaksız biri olarak gösterse de sonradan bize bu ufak detayı (ailesi tarafından kötü yola düşürüldüğü, başkalarına satıldığı bilgisini) verdiğinden sanıyorum ki Mehpeyker'i de biraz olsun aklamak istiyor gibi. Evet, hepimizin de bu son cümleden anladığı gibi Mehpeyker bir hayat kadını ve başlarda bundan haberi olmayan tek kişi Ali Bey. Fakat Mehpeyker kendi hırsıyla kendini yaratmış bir kişilik gerçekte. Gerçi konaklarda büyümemiş, ilk gençliğinden beri hayatın bin bir türlü sillesiyle karşılaşmış birinden de bu beklenirdi zaten. Bu ilk karşılaşmada Mehpeyker’in düşünceleri Ali Bey'inkinden bir hayli farklı olsa da Ali Bey'i tanımaya başladıkça o da âşık oluyor ona.

Fakat bu pembe bir roman değil ya(!), işler hep böyle iyi gitmeyecek. O sırada Ali Bey’in kulağına bazı laflar gitmeye başlıyor. Yakınlarından duyduğu bu sözleri ilkin kabullenmek istemiyor, annesine yalan söylemeye, işe gitmemeye başlıyor, bambaşka birine dönüşüyor. Hissettiği duygular onu bir ömür sarhoş etmeye yetecek kadar yoğun. Annesi oğlundaki değişimi fark edip yakınlarından birine sorunca, ahlaksız bir kadına gönül verdiğini öğreniyor ve kendince şöyle bir çözüm buluyor: Oğlunu etkileyecek, onu tekrar evine bağlayacak bir cariye getirtiyor eve. Adı Dilaşup olan cariye, öyle sıradan bir cariye değil ama. Namık Kemal, Mehpeyker'i ne kadar ahlaksızlığın timsali olarak görüyorsa, Dilaşup'u da aksine bir o kadar masum görüyor, bize de böyle yansıtıyor. Haksız da sayılmaz. Varlıklı bir aileden gelmemesine rağmen Dilaşup'un Mehpeyker'in aksine tek vasfı güzel olması değil. İyi yetiştirilmiş, okuma yazması olan, hatta “Batılılar kadar iyi dikiş nakış” bilen bir kız. Namık Kemal’in romanda Mehpeyker ve Dilaşup'u yüzleştirip, kıyaslayıp Dilaşup’u her açıdan üstün gördüğünü, bunu da Mehpeyker'e içten içe düşündürterek bize aktardığını görüyoruz. Tabii Ali Bey önceleri Mehpeyker'e âşık olduğu için Dilaşup'a bakmaktan bile kendini suçlu hissetse de işler Mehpeyker'in ihanetiyle bambaşka bir boyuta taşınıyor. Ali Bey çok sevdiğini söylediği Mehpeyker’den vazgeçerek Dilaşup'a âşık oluyor. Gerçek, saf aşkı Dilaşup'ta bulduğunu düşünüyor, Mehpeyker'den gelen mektupları bile cevaplamıyor. Buradan anlıyoruz ki, Ali Bey ya Mehpeyker'e gerçekten âşık değil ya da onu en ufak bir hatada bile silebilecek kadar gururlu. Mehpeyker son mektubunda intihar bahsi açınca Ali Bey ona tüm entrikayı başlatacak bir cevap yazıyor. İşte bu mektubu okuduğu an Mehpeyker'in hayal kırıklığına şahit oluyoruz ilk kez: Durumların hiç de kendisinin sandığı gibi olmadığı anlaşılıyor ve içinde intikam ateşi yanmaya başlıyor. Yapılacak en doğru hamleleri yapıyor, Dilaşup'u Ali Bey’in gözünde aşağılık duruma düşürüyor ve bunun karşılığında Ali Bey’in kendisine döneceği umuduyla şeytanın yeryüzündeki temsilcisiyle bir anlaşma yapıyor. Fakat hiç de tahmin etmediği bir tavırla karşılaşıyor, tam tersine Ali Bey ondan iyice yüz çeviriyor, Dilaşup'un kendisine ihanet ettiği düşüncesi mahvediyor onu. Korkunç bir hastalık dönemi geçirdikten sonra doktorlar tek çareyi Dilaşup'un gönderilmesinde buluyorlar; plan tıkır tıkır işliyor, Dilaşup Mehpeyker'e satılıyor. Ne var ki Mehpeyker Ali Bey’in kendisine dönmeyeceğini anlayınca gözü dönmüş bir halde başka planlar yapmaya başlıyor. Burada onun hastalıklı ruh halini ve bu hayatta kaybedecek hiçbir şeyi olmayan birinin yapabileceklerinin sınırının olmadığını görüyoruz: Ali Bey’i ortadan kaldırmak için oyunlar oynuyor.

En nihayetinde kaçınılmaz son geliyor ve Dilaşup duymaması gereken konuşmalara şahit oluyor, kendi sonunun hazırlandığını bile bile Ali Bey’i kurtarmak için elinden geleni yapıyor; başarıyor da fakat yine burada hatırlıyoruz ki her seçimin bir bedeli var. Dilaşup tüm saflığıyla bu dünyada kendisine biçilmiş son görevi yerine getiriyor, biricik aşkı kurtuluyor. Hatta bu hayattan göçüp giderken sevgilisini kurtardığı için ne kadar huzurlu olduğunu da görüyoruz. Ali Bey'se kendi canının derdindeyken Dilaşup aklından uçup gidiyor, aklına geldiğindeyse her şey için çok geç oluyor.

Tüm bu durumun verdiği cinnetin yanında Mehpeyker karşısına geçiyor ve her şeyi onun için yaptığından bahsediyor, Dilaşup'a iftira attığını itiraf ediyor. O da Mehpeyker'den alıyor intikamını. Ali Bey'e kahrolmanın da ötesinde sonsuz bir vicdan azabı kalıyor.

O an hissettiği pişmanlığı ben de içimde hissederken, bir yandan da yaptığı şeyler için hak ettiğini düşünüyorum. Fakat çok meşhur bir laf vardır. Ne derler bilirsiniz: "Son pişmanlık fayda vermez."
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.