Sosyalist sinemacılar ve devrimci sanat alanı

Eski filmlerden, sinemalardan gözünüze çalınmıştır. Biraz da kameranın odaklandığının dışına göz attığınızda dikkatinizi çeken şey kameraya takılan birçok oyuncunun kaş göz hareketinden ya da sahneye odaklanmadığından bunların profesyonel oyuncu olmadıklarıdır.

 

Kibar Feyzo'nun birçok sahnesinde kenarda köşede kaş göz mimikleri ile kendisini sırıttıran ya da Maho Ağa'nın marabaları etrafına dizip haşladığı sahnede herkes yüzünü ağaya dönmüş iken bir tanesinin arkasına dönüp kameraya bakış atması birer çekim hataları değildir. Bunlar sıradan insanlardır, sıradan emekçilerdir, çekim yapılan bölgenin yerel insanlarıdır. Yönetmenler için bu bilinçli bir tercihtir. Zeki Ökten, Atıf Yılmaz ya da Yılmaz Güney ve daha niceleri bu stratejileri ile sinemanın aydınlatıcı etkisini en ücra köylere, kasabalara aktarmak gayesinde bulunmuşlardır. Bunun kendisi köy enstitülerinin aydınlatıcı etkisi kadar önemli denilebilir.

 

Peki zamanımızda bu yönetmenlerin eşsiz eserlerinin yerine ne izliyoruz? Reklamlardan bahsedecek olursam, reklam oyuncularının ünlü olanlarını zaten okuyucu tanır. Ünlü reklam oyuncularının ipliği sadece bir film ile pazara çıkartılmıştır. Kemal Sunalın 100 Numaralı Adam filmi bu misyonunu tamamlamıştır. Sinema alanlarını emekçilere kapatan bu düzen, sıradan reklamlarda da en azından konservatuar öğrencileri ve tiyatro emekçilerini kullanmaktadır.

 

Reklamların gerçek hayattan çok ama çok daha fazla mükemmeliyet kazanması böylelikle garanti altına alınmış olur. Bu, özellikle konservatuar öğrencileri için harçlık anlamına gelmekle birlikte, eğer sınıfının yanında mücadele içinde değilse belirli bir yabancılaşmayı da beraberinde getirir. Bu yabancılaşma o kadar derindir ki, bir internet alışveriş sitesi reklamında oyuncu ihtiyaç listesi için "bunları alacak param yok" demez ama "zamanım yok" diyebilir. Yabancılaşmanın panzehiri örgütlü mücadeledir bu emekçiler için de.

 

Devrimci sanat alanı deyince, önce bir geniş sanat alanını tarif etmek gerekir. Düzenin gereksinimleri doğrultusunda âdeta dayatılır sanatın bir bölmesi. O kadar ki hit müzikleri açmasanız bile bir sosyal medya platformundan mutlaka bir yerden kulağınıza çalınır. Ya bir alışverişte ya bir mağaza açılışında mutlaka dinlemek zorunda kalırsınız popüler kültür öğelerini. Plajda dinlersiniz, sokakta dinlersiniz, eğlence mekânlarında dinlersiniz, hatta kayak merkezlerinde bile dinlersiniz. Bu mekânlarda çalışanların önemli bir kesimi Kürt kökenli olmasına rağmen, sözgelimi Karadeniz ezgileri bangır bangır boca edilir kulaklarına. Tek kelime Kürtçe ya da başka bir etnisitenin kültürü kendine yer bulmaz bu mekânlarda. Popüler kültür bu kadar dayatılırken, devrimci sanat alanı nerede kendisine yer bulur?

 

Eğer biraz arayış içindeyseniz, biraz daha zevke hitap eden müzikler bulabilirsiniz. Bu alan size dayatılmaz ve buna ulaşmak için çaba harcamanız gerekir. Ben bir sanat eserini bir gerekçe ile paylaşmak istediğim zaman bu alandan tercih yapıyorum.

 

Bence meziyet, bu devrimci sanat alanının popüler olanına ulaşabilmek ve onu kitlelere olanaklar ölçüsünde ulaştırmaktır. Dayatılmayan, gerçek sanatın çok sevilenine, çok beğenilenine ulaşmaktır anlamlı olan.

 

Yeri gelmiş iken iğne ile kuyu kazan kolektif hareketimizin sanat ayağının bu alanda çok beğenilen ya da çok sözü edilen olması için tabiri caizse daha kırk fırın ekmek yemesi gereklidir. Dinlenesi, izlenesi, paylaşılası sanat ancak böyle üretilebilir.

 

Kolay gelsin.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.