RESİM Haber Girişi : 21 Mart 2020 02:31

The Lovers (Âşıklar) üzerine

The Lovers'a ve serinin devamına baktığımda genelde şu yoruma rastlıyorum: İnsan, benimsediği insandan dahi hep bir şeyleri saklar ve bu sürrealist tablolar, arkada kalmış, saklanılmış olanı ortaya çıkarıyor.
Azıcık kahve, güzel bir müzik, mümkünse Bob Dylan'dan olsun ve güzelleşen bugünde, baharın geldiğini müjdeleyen sarı dalların altında uzanan yollarda yürümek. Kulaklığımdaki şarkıya doğa da eşlik etmek istiyor sanki.
Mırıldanarak, "One More Cup of Coffee" söylüyorum. Kaçmıyorum kalabalıklardan işte! Gürültünün içinde olmaktan rahatsızlık duymuyorum. Sessizliği arama telaşına girmiyorum artık anneciğim. Buradayım, sizinleyim, diyorum kendimce.

Mesela şurada bir park var. Bir müzik grubu parktaki bankın etrafında toplanmış, alıştırmalarını yapıyor. Bize bu şekilde duyuruyorlar yaşamın içinde olduklarını. Müzisyen arkadaşları birazcık izliyorum ve büfenin önündeki her zamanki çay sırasına bakıyorum. Çay değil 'One More Cup of Coffee lütfen,' diyesim geliyor. Tekrar dinlemek üzere telefondan açıyorum şarkıyı. İyi gelecek, biliyorum. Bu yüzden adımlarımla da ritim tutuyorum, Bob Abimizin izindeyiz.

Sevgililer... Parktaki sevgililere takılı kaldı gözüm. Tam o sırada Oğuz Atay hayranı olan bir arkadaşımın geçen günlerde söyledikleri, onun sesiyle birlikte geldi aklıma:
"Sevmek, su içmek kadar rahat bir eylem değil albayım, gereği yapılsın ve hakimlerce kırılsın kalemim, yazamayayım. Duygularımın müebbeti de tam da bu anda kaldırılsın."
Şu aşk dedikleri şey ne garip. Tüm insanlığı peşinden sürükler mi? Ya da insanlar aşklarının peşinden öylece gider mi?

Dışarıdan bakıldığında bir uyum içindeydi çift. Birbirlerinin yanında olmalarının verdiği özgüvenle ellerini daha önce hiç görüşmemiş gibi özlemle bir araya getirmiş yürüyorlar. Yan yanalardı ama gözlerinden endişeleri okunuyordu. Kızın babası bir yerden belirmez değil mi? Bu güzel görüntü bozulsun istemem.

Bir banka oturdum. Yürürken ne de mutluydu çift, iyice uzaklaştılar parktan, artık görünmüyorlardı. Tek olanı çift görürüm, çift olanları hiç görmem zaten (!). Gitarcı arkadaşlar şarkıyı bitirmiş, sohbete başlamışlar bile.

Telefonumu elime aldım. İnternette gezinirken, bir sitede Âşıklar tablosuna denk geldim. Tablodaki bir ayrıntı, gördüğüm çiftle özdeşleştirmeme neden oldu. Az önce gördüğüm çiftin de aralarında görünmeyen bir perde vardı belki, ya da ben öyle düşünüyordum. Etrafımdaki gürültü ile inceledim tabloyu anne. Bu bir pipo değildir. Evet, Âşıklar tablosunun ressamından epey bahsedilmişti bu kitapta. Bize aslında bir pipo değil, sadece piponun görüntüsü çelişkisini yaratan ve onu popülerliğe kavuşturan çalışmasıyla telefonumun ekranında Âşıklar tablosunun yaratıcısı René Magritte var. Daha önce illüstrasyonist çalışmaları ile bilinen sanatçı, sürrealist çizimleriyle de adından söz ettiriyor.



Magritte'in The Lovers adlı sürrealist çalışması açıkçası kafamı karıştırdı. Tablo hakkında çeşitli görüşler var. Bunlardan biri, aşkın, kişilerin gizemli dünyasını bir maske gibi örten kavram olduğu ve âşık olduğun kişiyi tam olarak tanıyamamakla ilgili olan görüş. Gökyüzünü andıran maviliğin önünde başlarında saten tarzı kumaşın gözçukurları ve burun hatlarını az da olsa belirtmesi ve öpüşürken dudakların birbirine değememesi bu ilk görüşü onaylamamı sağlasa da, erkeğin üzerindeki takım elbise ve kadının kıyafeti, sanki özel bir günü kutlamak istiyorlar hissi yarattı. Bir başka görüş ise, aşkın gözü ne yazık ki kördür. Bu görüşü de okuduğumda daha farklı yorumlar olabileceğini, hatta olduğunu görüyorum. Anne, aşkın gözü kör müdür sahiden de?

Bir Resim Bir Hikâye programına katılan Mustafa Özkan'ın Magritte'in başka bir tablosunu konuştuğu programda sürrealist sanat hakkındaki yorumu, benim tabloya yönelik yapılan görüşler hakkındaki kafa karışıklığımı az da olsa giderdi. Özden, sürrealist çalışmalarda kesin bir yargı olmadığını, her izleyicinin çalışmalar hakkında kendi yorumunu dile getirdiğini söylüyor.

Âşıklar (The Lovers) tablosu da kendisini izleyeninin düşüncesine bırakıyor. Kadının arkasında güneş ışığının sarılarını yansıttığını sandığım sarı renk ve gökyüzü, hatta kadının kıyafetindeki kırmızı detayı kadının dişiliğini ve zarafetini yansıtırken, erkeğin dik duruşu ve takım elbisesi ise ciddiyetini ve resmiyetini çağrıştırıyor.



Neden bu kadar daldım bu tabloya bilmiyorum. Ama araştırdıkça öğrendiklerim beni çok etkiliyor. Tablo hakkında bilgi edinmek için birkaç farklı bloğu gezindiğimde aslında tablonun tek bir çalışma olmadığı ve bir serinin parçası olduğunu öğrenmek, bende diğer tablolara bakma arzusunu uyandırıyor. The Lovers II'de sanki fotoğraf makinesinden çıkmış gibi bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Tabloda yine bir kumaş detayına rastlıyoruz. Sanatçının çoğu eserlerinde de bu oyunu oynadığını görüyorum. Magritte'in eserlerindeki bu kumaş detayının on üç yaşındaki korkunç bir olaydan kaynaklandığını okuduğumda ise ürperiyorum. Magritte, nehirde boğulan annesini en son beyaz geceliğiyle sırılsıklam görüyor ve bu görüntü hayatı boyunca unutamadığı bir 'intihar örtüsü'ne dönüşüyor.

Bu bilgi beni derinden sarsıyor; çünkü ilk tablodaki dudakların yakınlaşma isteği belki de küçük yaştan beri özlem duyduğu sevgiyi aradığını düşündürdü bana, anne.

The Lovers'a ve serinin devamına baktığımda genelde şu yoruma rastlıyorum: İnsan, benimsediği insandan dahi hep bir şeyleri saklar ve bu sürrealist tablolar, arkada kalmış, saklanılmış olanı ortaya çıkarıyor.



Üçüncü tablo olan The Invention Life'ı inceliyorum; erkeğin takım elbise yerine spor bir kıyafet giydiğini ve tablodaki kilit noktanın kadın olduğunu düşündüğüm figürü komple beyaz kumaşla kapatması... Kadının arkasında duran bir ağacın koyu gölgesi ise bana sırların olduğu izlenimini veriyor.

Son tabloya bakıyorum ve gördüğüm şey karşısında donup kalıyorum. Tabloda tek bir kişi var ve bu sefer enstrüman bavulun arkasında duruyor. Yine örtüye dikkat ediyorum. Bu kez kendini boğuyor gibi bir görüntü var. Sanki hayata tutunmak için o bavul ve enstrüman orada. Aynı zamanda bavul; bunda başarılı olamadığını ve artık bir son istediğini söylüyor gibi.



İlk tabloda o öpüşen çiftin son tabloda tek bir kişi kaldığını gördüğümde arkadaşımın sesini tekrar anımsıyorum:
"Sevmek, su içmek kadar rahat bir eylem değil albayım, gereği yapılsın ve hakimlerce kırılsın kalemim, yazamayayım. Duygularımın müebbeti de tam da bu anda kaldırılsın."
Bu sürrealist tablolar ne diyor anne?


Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.