Şehrazat Kafe

Yumuşacık, krem rengi koltuğuma gömülmüş, yorgun gözlerle Tekin?e bakıyorum. Her an kalkacakmış gibi koltuğunun ucuna oturmuş. Elinde telefonunu evirip çeviriyor, bazen ekranına kayıyor gözleri. Bir telefon mu bekliyor? Sonunda telefonu masaya ters çevirerek bıraktı. Bakışları allak bullak, an be an değişen ruhu gibi... Gözlerime takılınca zoraki gülümsüyor. Bakışlarımdan kurtulunca tekrar sabit bir noktaya donuk bakıyor. Buram buram sıkıntı dumanları yükseliyor masamızdan. Oysaki iki saat önce kafeye geldiğimizde böyle değildi o. Kafenin sahibi Nuran Hanım?ın kızıl saçlarının gözlerinin mavisini ortaya çıkardığından dem vurup ayaküstü neşeli bir sohbet bile yapmıştı. Sonra uzun uzun telefonu çaldı, ekrana baktığında gözleri bulutlandı sanki. Bir köşede beş dakikalık bir konuşma... Ve ondan sonra kafede geçirdiğimiz anlar bizim için ortaçağ çağ şatosu gibi kasvetli ve sevimsiz oldu.

Ne olduysa yarım saat önce telefonla konuştuktan sonra oldu. Soramadım da onun söylemesini bekliyorum. Gözleri arada uzaklara dalıyor. Sipariş verdiğimiz yeni garsondu. Gözünü bir noktaya sabitlemiş, ruhsuz ve donuk bakıyor o da. Görmeyeli Tekin?in saçlarındaki beyazlar daha da artmış. Altı morarmış gözünün, kenarlarındaki çizgiler iyice belirginleşmiş. Gözleri beni delip geçiyor, o şu an burada benimle değil ve bir tren istasyonunda banliyö treninin gelmesini bekliyor. Bekleyen bir ancak böylesine yabancı bakar. Kimi düşünüyor acaba? Halime Teyze?yi mi? Musa Amca?yı mı? Kafeye geldiğimizden beri hiç sormadım onları... Ama bir şey olsaydı geçen hafta İstanbul? da kardeşi Tufan? la buluştuğumuzda duyardım herhalde. Yok yok, bu başka bir şey... Acabaaa Taner?in ölüm yıldönümü mü yaklaştı? Üfff, keşke bu kadar ketum olmasaydı ve ben onu kuyunun dibinden çekmek zorunda kalmasaydım. Telefonu kapı zili gibi çaldı. Baktı ekranına, parmağını monitörde kaydırıp sessize aldı, birden ayağa kalktı. Yerinde duramıyor. ?Yüreği bedenine dar geliyor sanki. Neden kafası böyle karışık ve hareketleri belirsiz... Elinde telefon, kafenin karanlık diğer köşesine gitti. Başını belli belirsiz salladığını ve kulağına bitişik telefonu seçiyorum sadece. Bir şeyin hazırlığını yapıyor belli. Uzun bir yola çıkacak sanki.
Birden gözlerimin önünde Tekin?in sahnede prova yaparken ki hali geldi. Her oyun bir yolculuktu ona göre. ?Arkadaşlar uzun, yorucu bir yolculuk biz bekliyor,? derdi ilk önce. On yıl öncesinden belli belirsiz replikler kulaklarımda şimdi yankılanıyor. Üniversitenin, tiyatro kulübünün en iyi yanı Tekin?di benim için. O hiç değişmedi. Sohbetini, anlayan gözlerle bakmasını çok seviyorum.

O, oldum olası hep hararetle bir şeyler anlatır. Ben de gözlerimi dikip bir kelimesini bile kaçırmadan kulaklarımı açarak dinlerim onu. Tekin?i her gördüğümde içimdeki dehlizde bir oda açılır. Kelimeleri efsunludur. O bir büyücü... Dudaklarından dökülen sözcükleri bir bilim adamı titizliğiyle tek tek seçer. Bilirsin canını yakmayacağını... Ve işte ben; onu bu yüzden hep yanımda istiyorum.

Şehrazat Kafe?deyiz... Buradaki çınar ağacını çok seviyorum. Dallarına asılı duran Japon fenerini de... Bahçe kapısındaki çıkıntıya asılı bir o yana bir bu yana savrulan rüzgâr çanını da... Müziğin sesi rüzgâr çanının sesini hiç bastırmıyor. Çocukluğumun sesi bu, babaannemin beni okşayan eli gibi sıcacık.

Tekin yaklaşıyor masaya, hava serinledi iyice... Garsona bir şey söyledi. O da kafeden içeri girip, elinde şalla dışarı çıktı. Bana doğru ilerliyor. Beni benden çok düşündüğünü bilmek yüreğimi buruyor. Dizlerim şimdi sıcacık.

Tekin koltuğuna yerleşirken omzuma dokundu hafifçe.

?Affedersin, zamansız bir telefon...? dedi başını iki yana sallayıp dudaklarını birbirine bastırarak.

?Şal için teşekkürler,? dedim usulca.

Gülümsedi elimi tuttu yumuşakça ve gerisin geri tekrar bıraktı.

?Uzaktan bile titrediğin belli oluyordu, keşke daha önce düşünseydim,? dedi.

?Beni benden çok düşünüyorsun,? dedim muzip bir çocuk gibi sevecen.

?Başak, sana bir şey soracağım,? dedi birden ciddileşerek.

?Çalışmadığım yerden gelmesin hocam,? dedim gülerek.

?Şimdi ölsen ve hayatının filmini izletselerdi sana. Tekrar aynı yollardan geçer miydin? Ne yapmak, nerede olmak isterdin??

Yapraklar hışırtılı bir ezgi tutturmuşlardı. Soğuk iyice kendini hissettirmeye başlamış, bacaklarımı örten şal incecik bir tül gibi etkisiz kalmıştı. Japon Feneri rüzgârla sallanıyor Tekin?in yüzünü bir tuval gibi değişik, uyumsuz desenlere boyuyordu. Bu yüzünün sert çizgilerini daha da sertleştiriyordu.

?Çok zormuş,? dedim tiksinmiş gibi yüzümü buruşturarak.

Alçalıp yükselen müziğin sesine, yan masadaki çatal bıçak seslerine kulak kabartmaya çalıştım, sırf bu soruya cevap vermemek için... Bütün uğultuları bölük pörçük dinledim kafamı karıştırsınlar ve ben bu soruyu düşünmeyeyim diye.

?Eee hadi ama, sadece bir soru...? dedi gergin, huzursuz bir tonlamayla.

İşte yine sahnedeki Tekin oldu. Tek kişilik oyununu sergiliyor. Ama başardı işte dikkatimi çekmeyi. Biricik seyircisinin bakışları onun üzerinde. Ne yapmaya çalıştığını anlamak ister gibi gözlerimi kısıp ?Nereden çıktı bu film izleme lafı şimdi,? dedim içimden.

Aklımdan geçenleri okumuş gibi gözlerinde alaycı bir tebessüm gezindi. Sorusunu daha da geliştirerek yeniledi:

?Yine aynı hayatı yaşar mısın? Hangi karelerini değiştirirsin? Yoksa hepsini çöpe mi atarsın??

Tekin böyleydi işte, kurduğu cümlelerle beni kıskıvrak yakalardı.

Sandalyemde kıpırdadıkça dizlerimdeki şal kayıyordu. Yere düşmesine ramak kala onu yakaladım ve düzelttim.

?Hiç düşünmedim,? dedim başımı iki yana sallayarak.

?Nasıl düşünmezsin? Bir tek hayatın var. Ve attığın her adımdan sorumlusun,? dedi Tekin.

Hiç sorumlu olmadım ki ben. Yaptım sadece. Görünüşte kendimden emin adım attığımda bile yüreğimde bacakları titreyen ürkek bir güvercini taşıdım. Bunu sana bilerek göstermedin Tekin. Evet, kırılganlığımı görürsen beni sevmezsin biliyorum.

?Başak güçlüdür,? deyip durdun her lafın arasında. Yıllarca boynunun kuytuluğunda senin kokunla sakinleşen kadınların yerinde olmayı umut ettim sana fark ettirmeden.

Biliyorum hayatımda beni Tekin kadar etkileyen ve eyleme geçiren başka kimse yok. Sanırım o da bunun farkında.

?Kafamı karıştırdın şimdi sen,? dedim sert, kuşkucu bir sesle.

?Adım at, gerisi gelir,? dedi gözlerini kısıp derinlere dalarak.

Yıllardır bekleyen ben mi adım atacağım? Tökezleyerek düşmek için mi? Sana yaklaşmak isterken uzaklaşmak için mi? Yok yok adım atmak istemiyorum. Ben bu sana ulaşamama haline alıştım.

Bir adım, hayatımı değiştirecek bir adım... Ne olabilirdi bu?

?Düşün,? dedi emir verir gibi.

?Emir verme bana Tekin.?

Artık olmuyor, susamıyorum. Dile gelmekten korkuyorum. O kadar alıştım ki lal olmaya... Çözülmekten korkuyorum...

?Yaşamını masaya yatır. Kendine hesap veremeyeceğin neler var? Şimdiden sonra nasıl bir yol izlemek istiyorsun??

O konuşurken gözlerim dudaklarına kaydı; ince, biçimli dudaklarına... Sonra da gözlerine; kısmadan bile iki çizgi olan, gök mavisi gözlerine... Dudaklarım bir cümle kurmak ister gibi aralandı. O beni dinlemek için kulak kesildi. ?Senin hayalini kuruyorum, hayalimde öpüyorum seni ama sonunu göremediğim bir tünelde elini kaybetmekten korkuyorum,? demek istedim, diyemedim.

İçimdeki orkestrayı susturup;?Tamam, izleyeceğim filmimi,? dedim gülümseyerek sadece.

?Merakla bekliyorum seni,? dedi o da kendinden emin.

İkimizde ceketlerimize uzandık ahenkli hamlelerle.

?Oh,? dedim içimden. Perde açılmadan oyun sahneden kalkmıştı kısa süreliğine de olsa.

Konunun dağılmasına yüreğim kıpır kıpır olacak kadar sevindiğime hayret ettim. Tekin ayağa kalktı. Bitişik sandalyedeki ceketime uzandı. Dizlerimdeki şalı topladım. Sandalyemin üstüne bırakıverdim. Giymem için ceketimi omuzlarından tuttu Tekin. Ben de yumuşak hareketlerle giydim. Ve rüzgâr çanının yanından birlikte geçtik.

Arzu Demirel


04.06.2018 20:07:00