• Yavuz Türk | Rüyalar ve Yasalar
NERDE KALMIŞTIK?
Yayınlanma : 19 Ağustos 2026 23:00
Düzenleme : 19 Ağustos 2026 22:38

Dilek Kadıoğlu: 'Gece Defteri'nde insanın içindeki sessizliği dinliyorum'

Dilek Kadıoğlu: 'Gece Defteri'nde insanın içindeki sessizliği dinliyorum'
İlk şiir kitabı '39 Numaralı Yolcu'nun ardından uzun bir suskunluk evresine giren Dilek Kadıoğlu ile yayıma hazırlanan 'Gece Defteri' ile psikolojik gerilim türündeki çalışmalarını ve şu sıralar neler yaptığını konuştuk.

E.P.: Sizin edebiyattan hiç uzaklaşmadığınızı, yazınsal serüveninizi aralıksız sürdürdüğünüzü biliyoruz. Öyle ki bu uzun zaman dilimi içinde kaleme aldığınız iki roman ve "Gece Defteri" olarak adlandırdığınız, notlarınızdan oluşan üç-dört kitaplık şiirsel metinleriniz var. Sohbetimize, bizim de sitemizde bazı bölümlerini yayımladığımız ve önümüzdeki günlerde okuyucularla buluşacak olan "Gece Defteri"ni konuşarak başlayalım mı? Tam olarak neyi anlatıyorsunuz "Gece Defteri"nde? İnternet sitemizde ve bloglarımızda yayımladığımız bu yazılara okurlarınız genelde nasıl bakıyorlar?

Sanatın Evi

D.K.: "Gece Defteri" tek bir hikâyeyi anlatmıyor; hatta sadece benim hikâyemi de anlatmıyor. Birini çok sevmiş bir kadının hikâyesi diyebiliriz. Gitmesi gerektiğini bildiği halde biraz daha kalmış; söyleyecek çok şeyi olduğu halde susmuş bir kadının hikâyesi... Bir mesajı yazıp yazıp göndermeden silmiş; saatlerce bir telefonun çalmasını beklemiş; insanların arasındayken gülümseyip gece yatağına girdiğinde sessizce ağlamış bir kadının hikâyesi... Ben bu kitabı özellikle kadınların duygularına yakın bir yerden yazdım. Çünkü kadınların hayatlarında kimseye anlatmadıkları, sadece kendilerine sakladıkları odaları olduğuna inanıyorum. Dışarıdan bakıldığında güçlüdürler; iş hayatının her aşamasında vardırlar, sorumluluk üstlenirler, kendileriyle barışık gibi görünürler; ama gece olup da tüm kapılar kapandığında kendileriyle baş başa kalırlar. İşte "Gece Defteri" biraz da o kapının arkasında başlıyor. Özlemi, beklemeyi, karşılıksız aşkı, yarım bırakılmayı, kırgınlığı, gitmeyi, kalmayı anlatıyor. Ama yalnızca aşkı ve ayrılığı da anlatmıyor. Çünkü kitabın başındaki kadınla sonundaki kadın aynı değil. Bir yerde artık şunu söylüyor: "Gecenin ağırlığı değişmedi, ben değiştim." Sanırım kitabın asıl hikâyesi de burada başlıyor. Ben "Gece Defteri"ni bir kadının bir adamı unutmaya çalışmasının hikâyesi olarak görmüyorum; bir kadının, bir başkasını severken yitirdiği benliğine yavaş yavaş geri dönmesinin hikâyesi olarak görüyorum. Bu nedenle okura ne yapması gerektiğini söyleyemezdim; "güçlü ol", "unut", "geçecek" demem anlamsız olurdu. Çünkü bazı şeyler hemen geçmiyor; bazı geceler de insan güçlü olmak istemiyor. Kitapta da tam olarak böyle geceler var: Bir yastığın bildikleri var, ışığın kısıldığı saatler var, gönderilmeyen mesajlar var, gelmesini beklediğimiz insanlar, gidenler, bir türlü gidemeyenler var. Ve sonunda, bütün bunların ortasında, kendisine kalan bir kadın var. "Gece Defteri" ilk anda bir kadının hikâyesi gibi görünür ama, aslında bütün kadınların sessizliğidir. Bu notları ben yazmış olsam bile, bu hikâye bütün kadınların hikâyesidir.

Sitede ve bloglarda yayımlanan yazılara gelen tepkilerde beni en çok etkileyen de bu oldu. Bazen uzun uzun yazıyorlar, ama bazen de tek bir cümle söylüyorlar: "Bu yazı beni anlatıyor." İşte o zaman yazdığım şeyin artık sadece bana ait olmadığını anlıyorum. Benim "Gece Defteri"nden en büyük beklentim de bu.

Eylül ayında, sonbaharla birlikte kitap bir kadının eline geçtiğinde, belki bir sayfada aniden duracak; belki eski bir aşkını hatırlayacak; belki yıllar önce sustuğu bir geceyi; belki artık hayatında olmayan birisini; belki de kendisinin eski halini... Ve içinden yalnızca: "Bunu ben de yaşadım," diyecek. O cümleyi kurduğu anda "Gece Defteri" artık benim notlarım olmaktan çıkıp onun notları olacak.

"Suçtan daha ürkütücü olan şey, o suça giden yoldur"

 

E.P.: Psikolojik gerilim ve polisiye türünde, basıma hazır iki kitap çalışmanız daha bulunuyor: "Topraktan Sonra" ve "Toprağın Üstünde"... Polisiye türünde yazmak nasıl bir duygu? Çünkü biçimsel düzlemde şiire ya da şiirsel metinlere oldukça uzak bir tür bu.

D.K.: Evet, ilk bakışta birbirlerine çok uzak gibi görünüyorlar; ama benim için aslında aynı yere bakıyorlar: insana. "Gece Defteri"nde insanın söyleyemediklerine bakıyorum; psikolojik gerilimde ise insanın sakladıklarına. Birinde kırgınlıkların, özlemlerin ve suskunlukların peşindeyim; diğerinde korkuların, sırların ve insan zihninin karanlık odalarının.

Polisiye yazarken beni en fazla heyecanlandıran şey, yalnızca "Suçu kim işledi?" sorusu değil; ben daha çok, "Bu karakter, bu noktaya nasıl geldi?" sorusuyla ilgileniyorum. Çünkü bana göre bazen suçtan daha ürkütücü olan şey, o suça giden yoldur.

"Topraktan Sonra" ve onun devamı niteliğindeki "Toprağın Üstünde", bu nedenle benim için yalnızca polisiye romanlar değil. Geçmişin insanın peşini nasıl bırakmadığını, travmaların davranışlarımızı nasıl biçimlendirdiğini ve hafızanın bize her zaman doğruyu söyleyip söylemediğini de sorguluyorum.

Şiirsel metin yazarken kalbimin sesini daha fazla duyuyorum; polisiye yazarken zihnim devreye giriyor. Ama galiba ikisinin ortak bir noktası var: "Gece Defteri"nde insanın içindeki sessizliği dinliyorum; polisiyede ise, o sessizliğin arkasında ne saklandığını arıyorum.

 

"Zaman geçtikçe sadece kişi değil, kelimeleri de değişiyor"

 

E.P.: İlk kitabınız 39 Numaralı Yolcu'nun yayımlanmasından bu yana yaklaşık on yıldan fazla bir zaman geçti. O kitabınız, şiirlerinizden oluşan bir derlemeydi. Bu uzun süre boyunca yeni bir kitap yayımlamayı hiç mi düşünmediniz?

D.K.: Elbette düşündüm. Aslında yazmaktan hiç vazgeçmedim. Sadece yazmakla yayımlamak arasında benim için hep bir mesafe oldu. Bazen yaşama telaşı, bazen çalışma koşulları, bazen de insanın kendi yazdıklarına karşı o bitmek bilmeyen eksiklik duygusu araya girdi. Dosyalar birikti ama ben onları okurun karşısına çıkarmak konusunda acele etmedim.

39 Numaralı Yolcu'dan sonra geçen yıllar, dışarıdan bakıldığında uzun bir sessizlik gibi görünebilir. Oysa benim için hiç de sessiz değildi; şiirler, kısa metinler, hikâyeler, roman taslakları yazdım. Bazılarını tamamladım, bazılarını yıllar sonra yeniden açıp değiştirdim. Çünkü zaman geçtikçe yalnızca kişi değil, kelimeleri de değişiyor.

Bugün dönüp baktığımda o yılları bir suskunluk dönemi olarak değil, kendi sesimi bulduğum uzun bir hazırlık dönemi olarak görüyorum. Belki kitap yayımlamadım ama yazmayı hiç bırakmadım. Hatta bazen düşünüyorum da belki bazı kitapların yazılması için değil, yazarının onları yayımlayabilecek insana dönüşmesi için zamana ihtiyacı vardır. "Gece Defteri" benim için biraz da böyle bir kitap oldu.

"Hafıza, travma, güçlü kadın karakterler gibi konular ilgimi çekiyor"

 

E.P.: Genelde günleriniz nasıl geçiyor? Hangi kitapları okuyorsunuz; hangi filmleri, dizileri ya da tiyatro oyunlarını izliyorsunuz? Gittiğiniz sergi ya da festivaller var mı? Ve tabii ki, yazı ile kurduğunuz ilişki gündelik yaşamınızda ne kadarlık bir yer kaplıyor?

D.K.: Aslında oldukça sıradan ve yoğun bir çalışma hayatım var. Muhasebe alanında çalışıyorum. Günümün önemli bir bölümü işte ve yolda geçiyor; rakamlar, faturalar, sorumluluklar... Fakat sanırım yazma süreciyle içli dışlı olanların zihinsel mesaisi pek bitmiyor. Bazen yolda gördüğüm bir kadın, otobüs camından dışarı bakan bir yüz, birinin telefonda söylediği tek bir cümle, sokakta yürürken gördüğüm eski bir bina bile zihnimde başka bir hikâyenin kapısını aralayabiliyor.

Psikolojik gerilim ve polisiyeyi okumayı ve izlemeyi seviyorum. Özellikle yalnızca olayın sonucu değil, insan psikolojisiyle ilgilenen hikâyeler beni çekiyor. Hafıza, travma, saklanan gerçekler, güçlü kadın karakterler; bunların hepsi ilgimi çekiyor. Tiyatro, sergi ve festivalleri de takip etmeyi seviyorum; çalışma hayatım nedeniyle her zaman istediğim kadar zaman ayıramasam da fırsat buldukça gitmeye çalışıyorum.

Bir taraftan Laborant ve Veteriner Sağlık eğitimi alıyorum. Dolayısıyla bazen masamda bir edebiyat kitabının yanında fizyoloji ya da hayvan sağlığıyla ilgili bir kitap durabiliyor. Dışarıdan bakıldığında çok farklı dünyalar gibi görünüyor ama ben öyle düşünmüyorum. Yaşamı anlamlandıran her şeyin yazarı beslediğine inanıyorum.

Yazıyla ilişkim ise belirli saatlere sığmıyor. Her zaman masaya oturup saatlerce yazamıyorum. Bazen telefona yazdığım tek bir cümleyle başlıyor her şey; bazen o cümle günlerce orada bekliyor. Sonra gece oluyor ve bir bakıyorum, o tek cümle bir sayfaya dönüşmüş. Bazen de hiç yazmıyorum; ama bu, yazmadığım anlamına gelmiyor. Çünkü ellerim başka bir işle uğraşırken bile zihnimin bir köşesinde hep birileri konuşuyor.

"İnsanın kendisinden bile sakladığı o cümleyi arıyorum"

 

E.P.: Son olarak; tamamlanmış kitap dosyalarınız dışında şu sıralar yazdığınız metinler veya yazmayı düşündüğünüz konu ve temalar var mı?

D.K.: Benim için sanırım hiçbir zaman ne yazacağını bilmemek sorun olmadı; benim sorunum daha çok, "Hangisini önce yazacağım?" duygusu oluyor. Bir defterde geceye ait birkaç cümle, telefonumun notlarında ileride hikâyeye dönüşebilecek bir fikir, başka bir dosyada psikolojik gerilimin ortasında kalmış bir karakter... Zihnim biraz kalabalık. Ve galiba ben o kalabalığı seviyorum.

"Gece Defteri"nin dünyasının da tek ya da birkaç kitapla kapanacağını düşünmüyorum; çünkü insanın geceleri bitmiyor. Yaşımız değişiyor, sevdiğimiz insanlar değişiyor, kaybettiklerimiz değişiyor; hatta aynı acıya yıllar sonra baktığımızda gördüğümüz şey bile değişiyor.

Psikolojik gerilim tarafında da yeni hikâyeler var; hafıza, kayıplar, aile sırları, geçmişte bırakıldığı sanılan olaylar ve yıllarca saklanan gerçekler hâlâ beni çok heyecanlandırıyor. Bir de yıllar önce yazdığım bazı metinlere yeniden dönmek istiyorum. Çünkü artık şuna inanıyorum: Bazı hikâyeler yazıldığı gün bitmiyor, yazarı değiştikçe hikâye de değişiyor. Belki bundan sonra da iki farklı kapıdan yazmaya devam edeceğim. Birinden insanın kalbine gireceğim, diğerinden zihninin karanlık odalarına. Ama hangi kapıdan girersem gireyim, sanırım hep aynı şeyi arayacağım: İnsanın kendisinden bile sakladığı o tek cümleyi.

 

Söyleşiler-1

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
John Berger | Ressam Olmak
Louis Wain
Ada
Gece Defteri
Sıradışı Bir Asgari Müşterek: küçük İskender
Jean Baudrillard | Nefret
Şiirde Sansar Var!
Tomris Uyar | Çiçek Dirilticileri
Ümit Kardaş | Aşk Biter mi?
Ressamın Evi
Stan & Ollie
Abdülkadir Budak | Şairin 12\
Melih Cevdet Anday
Şairin 12\