Edebiyat Postası: İlk kitabınız 39 Numaralı Yolcu'nun yayımlanmasından bu yana yaklaşık on yıldan fazla bir zaman geçti. O kitabınız, şiirlerinizden oluşan bir derlemeydi. Bu uzun süre boyunca yeni bir kitap yayımlamayı hiç düşündünüz mü?
Dilek Kadıoğlu: Elbette düşündüm. Hatta yazmaktan hiç vazgeçmedim. Ancak yazmakla yayımlamak arasında benim için her zaman bir mesafe oldu. Bazen hayatın telaşı, bazen çalışma koşulları, bazen de insanın kendi yazdıklarına karşı duyduğu o bitmeyen eksiklik hissi araya girdi. Dosyalar birikti ama ben onları okurun karşısına çıkarmak konusunda acele etmedim.
39 Numaralı Yolcu'dan sonra geçen yıllar, dışarıdan bakıldığında uzun bir sessizlik gibi görünebilir. Oysa benim için oldukça üretken bir dönemdi. Şiirler, kısa metinler, hikâyeler ve romanlar yazdım. Bazılarını tamamladım, bazılarını yıllar sonra yeniden açıp değiştirdim. Çünkü ben yazdığım bir metni kolay kolay bitmiş kabul edemiyorum. Zaman geçtikçe hem insan hem de onun kelimeleri değişiyor. Bu nedenle o yılları edebiyattan uzak kaldığım bir dönem olarak değil, kendi sesimi aradığım ve yazarlığımı olgunlaştırdığım uzun bir hazırlık süreci olarak görüyorum. Belki kitap yayımlamadım ama yazmayı hiç bırakmadım. Yazı, görünür olmadığım zamanlarda da hayatımın içindeydi.

"Okurlar, metinlerde kendilerinden bir şey bulduklarını söylüyorlar"
E.P.: Sizin edebiyattan hiç uzaklaşmadığınızı, yazınsal serüveninizi aralıksız sürdürdüğünüzü biliyoruz. Öyle ki bu uzun zaman dilimi içinde kaleme aldığınız iki roman ve "Gece Defteri" olarak adlandırdığınız, notlarınızdan oluşan üç-dört kitaplık şiirsel metinleriniz var. Sohbetimize, bizim de sitemizde bazı bölümlerini yayımladığımız ve önümüzdeki günlerde okuyucularla buluşacak olan "Gece Defteri"ni konuşarak başlayalım mı? Tam olarak neyi anlatıyorsunuz "Gece Defteri"nde? İnternet sitemizde ve bloglarımızda yayımladığımız bu yazılara okurlarınız genelde nasıl bakıyorlar?
D.K.: "Gece Defteri", aslında tek bir hikâyeyi anlatmıyor. İnsanların çoğu zaman kimseye söyleyemediği ama kendi içinde defalarca tekrarladığı duyguları anlatıyor: Özlemi, beklemeyi, yarım kalmışlığı, suskunluğu, kırgınlığı ve bütün bunların içinden geçerken insanın yavaş yavaş kendine dönüşünü...
Bu metinlerin büyük bölümü geceleri doğdu. Herkesin sustuğu, evlerin ışıklarının birer birer söndüğü saatlerde insanın kendi sesini daha açık duyduğuna inanıyorum. Bazen tek bir cümleyle başladı, bazen yıllardır içimde taşıdığım bir duygunun sayfalara dökülmesiyle. Bu nedenle kitaptaki her metinde biraz geçmişteki ben, biraz bugünkü ben ve kendisine ulaşmaya çalışan başka insanlar var.
"Gece Defteri"ni okura yol göstermek ya da ona hazır cevaplar vermek için yazmadım; daha çok, zor bir gecede sessizce yanında duran bir ses olsun istedim. Okuyan kişi "Bunu yalnızca ben yaşamıyormuşum," diyebilsin. Belki kendinden bir cümle, geçmişinden bir iz veya söyleyemediği bir duyguyu bulsun.
Sitede ve bloglarda yayımlanan yazılara gelen tepkiler de çoğunlukla bu yönde oluyor. Okurlar, metinlerde kendilerinden bir şey bulduklarını söylüyorlar. Bazen yalnızca "Bu yazı beni anlatıyor," diyen kısa bir mesaj geliyor. Benim için en değerli karşılık da bu. Çünkü bir metin, yazarının elinden çıktıktan sonra okurun hayatındaki başka bir yaraya, başka bir hatıraya dokunuyor. O andan itibaren yalnızca bana ait olmaktan çıkıyor.

"Polisiye yazmak bana farklı bir özgürlük alanı veriyor"
E.P.: Psikolojik gerilim ve polisiye türünde, basıma hazır iki kitap çalışmanız daha bulunuyor: "Topraktan Sonra" ve "Toprağın Üstünde"... Polisiye türünde yazmak nasıl bir duygu? Çünkü biçimsel düzlemde şiire ya da şiirsel metinlere oldukça uzak bir tür bu.
D.K.: Evet, ilk anda biçimsel açıdan birbirinden uzak türler gibi görünüyorlar, ama benim için aralarında görünmez bir bağ var. Şiirsel metinlerde insanın içindeki kırılmaları, özlemleri ve suskunlukları anlatıyorum. Psikolojik gerilimde ise aynı insanın korkularını, sırlarını ve karanlık taraflarını araştırıyorum. Birinde duygunun aydınlık yüzüne, diğerinde gölgede kalan tarafına bakıyorum.
Polisiye yazmak bana farklı bir özgürlük alanı veriyor. Bir yandan olay örgüsünü, ipuçlarını ve karakterlerin birbirleriyle ilişkilerini büyük bir dikkatle kurmanız gerekiyor. Diğer yandan okurun zihninde kuşku yaratmak, ona gördüğü her şeyin gerçek olmayabileceğini hissettirmek çok heyecan verici. Polisiye yazarken yalnızca suçun kim tarafından işlendiğiyle ilgilenmiyorum. Benim asıl merak ettiğim, bir insanı o suça veya karanlığa götüren yol oluyor.
"Topraktan Sonra" ve onun devamı niteliğindeki "Toprağın Üstünde" bu anlamda benim için özel çalışmalar. Bu romanlarda yalnızca gizemi değil; geçmişin insanın peşini nasıl bırakmadığını, travmaların davranışlarımızı nasıl biçimlendirdiğini ve gerçeğin bazen hatırladığımız şeyden ne kadar farklı olabileceğini de anlatmaya çalıştım.
Şiirsel metin yazarken daha çok kalbimin sesini dinliyorum. Polisiye yazarken ise kalbimin yanına zihnimi de oturtup ikisini birlikte çalıştırıyorum. Sanırım beni en çok besleyen şey de bu geçiş.

"Bazen küçücük bir ayrıntı bir hikâyenin başlangıcına dönüşebiliyor"
E.P.: Genelde günleriniz nasıl geçiyor? Hangi kitapları okuyorsunuz; hangi filmleri, dizileri ya da tiyatro oyunlarını izliyorsunuz? Gittiğiniz sergi ya da festivaller var mı? Ve tabii ki, yazı ile kurduğunuz ilişki gündelik yaşamınızda ne kadarlık bir yer kaplıyor?
D.K.: Günlerim oldukça yoğun geçiyor. Sabah saat altıda uyanıyorum. Güne mutlaka kahveyle başlıyorum; ardından kızım Lasi'yi gezdiriyor, duşumu alıp işe gidiyorum. Zamanımın büyük bölümü çalıştığım kozmetik fabrikasında geçiyor. Burada ithalat, ihracat ve muhasebe işlemleriyle ilgileniyorum.
Akşam iş çıkışında bir saat spor yapıyorum. Eve döndüğümde ilk işim yine Lasi'yi dışarı çıkarmak oluyor. Akşam yemeği ve günlük telaşlar derken saat çoğu zaman on biri buluyor. Sonrasında odama geçip yaklaşık bir saat veterinerlik derslerime çalışıyorum. Günün sonunda ne kadar yorulmuş olursam olayım, "Dilek'in Gece Defteri"ne birkaç cümle yazmadan duramıyorum. Bazen yalnızca kısa bir not, bazen de yeni bir metnin başlangıcı oluyor.
Hafta sonlarım biraz daha sakin, fakat yine Lasi’yle başlayan bir sabah telaşım var. Onu gezdirdikten sonra kahvaltı ve ev işleri derken günün önemli bir bölümü geçiyor. Cumartesi gününü kendime "dizi izleme günü" ilan ettim. Hatta kendimi biraz gülümseyerek "Netflix delisi" olarak tanımlayabilirim; platformdaki dizilerin birçoğunu izlemişimdir. Sinemayı da çok seviyorum. Özellikle bilimkurgu filmlerini mümkün olduğunca sinemada izlemeye çalışıyorum. Çünkü bilimkurgunun insana yalnızca başka dünyaları değil, içinde yaşadığımız dünyayı da farklı bir gözle gösterdiğini düşünüyorum.
Geçtiğimiz yıllar boyunca fırsat buldukça kültür turlarına katıldım, farklı şehirleri ve müzeleri gezdim. Gezdiğim yerlerde yalnızca sergilenen eserlere değil; eski eşyalara, duvarlara, kapılara ve orada yaşamış insanların geride bıraktığı izlere de bakarım. Bazen bir müzede gördüğüm küçücük bir ayrıntı, yıllar sonra yazacağım bir hikâyenin başlangıcına dönüşebiliyor.
Pazar günlerini ise çoğunlukla arkadaşlarıma ayırıyorum. Birlikte bir şeyler içiyor, uzun uzun sohbet ediyoruz. Kısacası hayatım iş, spor, eğitim, Lasi, sinema, diziler ve yazı arasında geçiyor. Oldukça yorucu bir düzenim var; fakat bütün bu yoğunluğun içinde yazmak, kendimle baş başa kalabildiğim en özel alan olmaya devam ediyor.
Yazının dışında resim yapmayı da seviyorum; renklerle kurduğum ilişkinin, kelimelerle kurduğum ilişkiden çok farklı olmadığını düşünüyorum. Ayrıca, dikiş dikiyor, zaman buldukça farklı hobi tasarımları yapıyorum. Sanırım zihnimde oluşan bir fikri bazen kelimelerle, bazen renklerle, bazen de ellerimle görünür hale getirmeyi seviyorum.

"Gece Defteri"nde anlatılmayı bekleyen başka yüzleşmeler de var"
E.P.: Son olarak; tamamlanmış kitap dosyalarınız dışında şu sıralar yazdığınız metinler veya yazmayı düşündüğünüz konu ve temalar var mı?
D.K.: Benim için yeni bir konu bulmak hiçbir zaman sorun olmadı; asıl sorun, zihnimde aynı anda beliren fikirlerden hangisine yetişeceğime karar vermek. Bir defterin içinde kısa bir gece yazısı, başka bir dosyada polisiye bir kurgu, telefonumun notlarında ise ileride romana dönüşebilecek birkaç cümle bulunabiliyor.
Şu sıralar yine insanın geçmişiyle, kayıplarıyla ve kendine dönüşüyle ilgileniyorum. "Gece Defteri"nin dünyası benim için tek kitapla kapanabilecek bir yer değil. Orada anlatılmayı bekleyen başka geceler, başka suskunluklar ve başka yüzleşmeler var.
Bunun yanında psikolojik gerilim alanında yeni hikâyeler kurmaya devam ediyorum. Hafıza, kayıp çocuklar, aile sırları, yanlış hatırlanan geçmişler ve insanların yıllarca sakladığı gerçekler beni özellikle düşündürüyor. Aynı karakterin bambaşka bir gizemin içinde yeniden karşımıza çıkması fikrini de seviyorum.
Daha önce yazdığım bazı metinleri yeniden ele almak ve yıllar içinde değişen bakışımla onları başka bir yere taşımak istiyorum. Çünkü bazı hikâyeler yazıldığı gün bitmiyor; yazarı değiştikçe onlar da değişiyor.
Sanırım bundan sonra da hem insanın iç dünyasına dokunan şiirsel metinler hem de onun karanlık tarafını araştıran psikolojik gerilimler yazmayı sürdüreceğim. Biri kendime doğru açılan kapı, diğeri insan zihninin bilinmeyen odaları... Ben her ikisinin de içinde kendime ait bir yer buluyorum.






























