TEFRİKA
Yayınlanma : 23 Temmuz 2026 21:04
Düzenleme : 23 Temmuz 2026 21:34

Gizemli Harfler | Boşlukta | 3. Bölüm

Gizemli Harfler | Boşlukta | 3. Bölüm
Mehmet Ferah'ın 'Boşlukta' isimli roman çalışmasının üçüncü bölümü, "Gizemli Harfler" ile devam ediyor. Önceki bölümleri henüz okumamış olanlar için metnin girişine tanıtım görsellerini koyduk. Keyifli okumalar...

 

3. BÖLÜM | GİZEMLİ HARFLER

Kahvemden son bir yudum çekip minik hürrem bardağındaki suyu da içtikten sonra, bakışlarımla etrafı tarayarak bana servis yapan garsonu aradım. Çay ocağının yanındaki bölümde kasiyerle sohbet eden adamla göz göze gelince sağ elimi kaldırdım ve hesap işareti yaptım. Herkesin yaptığının aksine, o işareti soldan sağa değil de sağdan sola doğru ve havaya yazar gibi, harfleri âdeta belirgin bir şekilde çizerek yapardım her zaman: حساب. Ve de kelimenin kökenini kullanırdım, yani Arapçayı. Kimsenin dikkatini çekmeyen bu hareketi üniversite yıllarında merak sardığım Ortadoğu tarihiyle ilgili okuduğum kitapların ve öğrendiğim dilin etkisinde kalarak yapıyordum. Aslında beni ilgilendiren, o topraklarda şu an yaşayan insanların sahip oldukları manevi değerler ve yozlaşmaya başlamış âdet ve gelenekleri değildi. Yakın tarihten ziyade, binlerce yıl öncesinin gizemli insanları ve o insanlara ait doğruluğu ispatlanmamış olsa da araştırmaktan zevk aldığım, okurken hayalimde sürekli canlandırdığım hikâyelere ilgi duyuyordum.

Garson hesabı getirdiğinde, gözlerim hâlâ halının üzerindeki diğer harfleri bulabilmek için ince ince, bir yapbozun eksik parçalarını arar gibi dolaşıyordu. Başımda dikilip hesabı almak üzere bekleyen garsona tebessüm ederek cebimdeki zarftan bir miktar para çıkardım. Hesap sumeninin içerisine bırakmadan önce bir müddet duraksadım, "Halı satılık mı?" diye sordum.

Garson bir yırtık pırtık, neredeyse dökülmek üzere olan halıya, bir benim suratıma baktı. Ciddi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu sanki.

"Evet," dedi, "Satılık ama–"

"Ama ne? Satılık mı değil mi, onu öğrenmek istedim sadece. Satılıksa almak istiyorum."

Garson biraz düşündükten sonra, "Fiyatını bilmiyorum ki," dedi. "Ama İhsan Bey birazdan burada olur, onunla konuşursunuz ve eminim hiç zorluk çıkarmayacaktır size."

Bekleyecektim elbet; vaktim boldu nasıl olsa. Hem halıyı almayı kafama koymuştum bir kere, ne kadar uzun sürse de bekleyecektim.

"O zaman sen bir çay daha getiriver bana," dedim, "madem beklememiz gerekiyor, boş boş oturmayalım bari. Ne de olsa söğüt gölgesi değil burası değil mi?"

Garson sumeni masanın üzerinden alıp yanımdan ayrıldığında, cebimden not defterimle kalemimi çıkardım. Her ihtimale karşı gözlerimle didik didik ettiğim halının üzerinde bulunan harfleri kâğıda geçirmek istiyordum. Daha yakından görebilmek için halıya en yakın masaya giderek taburelerden birine, arkam çay ocağına, yüzüm halıya dönük bir şekilde oturdum. Tam birkaç harfi tespit ederek kâğıda not etmiştim ki arkamdan gelen davudi bir sesle irkildim.

"Merhaba! Beni beklediğinizi söylediler."

"Merhaba... bu halının... yani buranın işletmecisisiniz herhalde?" dedim, bir yandan da lafa nereden ve nasıl başlayacağımı düşünüyordum.

"Evet benim," dedi adam gülümseyerek. "İsmim İhsan."

"Memnun oldum beyefendi, benimki de Mustafa. Oturmaz mısınız? Lütfen... "

Uzun boylu, göbekli ve bıyıklarının uçları eski Osmanlı neferlerininki gibi yukarıya doğru kıvrık olan adamın o devrin külhanbeylerinin tasvirlerine tıpatıp uyması bir nebze tedirgin etmişti beni; o yüzden pek de rahat hissetmiyordum kendimi. Birkaç dakikalık sıkıcı bir sessizlikten sonra nihayet cesaretimi toplayarak konuya girebildim.

"Bu halıyla ilgileniyorum ve şayet mümkünse satın almak istiyorum," dedim gülümsemeye çalışarak.

Adamın yüzü karşındakinin gülümsemesine olanak sağlayacak türden değildi. Donuk ve anlamsız bakışlarını gözlerime odaklayıp kendisinden beklenmeyecek bir şekilde sırıttı.

"Satarız elbet. Her şeyin bir alıcısı vardır illaki," dedi, "ve de ederi tabii ki."

Adamın sözleri, halıyı düşündüğüm kadar kolay ve ucuza alamayacağımı gösteriyordu. Neyse ki söylediği fiyatı duyunca derin bir nefes almıştım. Mekân sahibi, eski ve yıpranmış herhangi bir eşyadan farksız olduğunu düşündüğü, ama benim için değeri daha fazla olan halı için zarftaki paramın yalnızca dörtte birini istemişti. Oysa ben yarısını, hatta tamamını bile vermeye razıydım. Rulo haline getirerek koltuğumun altına yerleştirdiğim, âdeta bir yumurta küfesi taşıyormuş gibi zarar görmesin diye hafifçe kavradığım halıyı alıp oradan ayrılırken dudaklarımdan yanaklarıma doğru huzurlu bir tebessüm yayılmıştı.

Sultanahmet Meydanı'ndaki banklardan birine oturarak koltuğumun altındaki halıyı kucağıma aldım ve sağ elimi üzerinde gezdirerek tüylerini okşadım. Halının arkasında etiket şeklinde bir deri parçası olduğunu görünce, biraz daha gözüme doğru yaklaştırarak ne olabileceğini anlamaya çalıştım. Üzerinde, zamanla silinerek izleri kalmış, küçüklüğünden dolayı çıplak gözle okunması çok zor olan ve ancak dikkatli bakılınca bazı harfleri seçilebilen yazılar vardı.

Gülhane Parkı'na doğru yürürken kendimi ilk oyuncağına sahip olmuş küçük bir çocuk gibi hissediyordum. Koltuğumun altındaki halıyı zaman zaman kucağıma alıyor ve sık sık bir köşede durup incelemeye çalışıyordum. Parkın girişine vardığımda çoluklu çocuklu kalabalığın arasına karışıp çimenliklere doğru yürüdüm, sakin bir ağaç altını gözüme kestirdim. Etrafındaki daha önce muhtemelen piknik yapmış olan insanların bıraktığı kalıntıları temizledim; halıyı, sırtımı gövdesine dayadığım ağacın kenarına serdim. Yumuşacık tüylerine dokunurken gözlerimi yumarak derin bir nefes aldım. Aslında hiçbir eşyaya karşı özel bir ilgi duymazdım; beni cezbeden ve içimde büyük bir merak uyandıran, halının üzerinde bulunan harflerin –olduğunu varsaydığım– gizeminden başka bir şey değildi; alelade işlenmiş bir motif olamazdı.

Günün başlangıcında işten kovulmuş olmam da artık fazla üzmüyordu beni. Yetenekliydim, başarılı da sayılırdım aslında; ama tembelliğim ve sürekli işe geç kalmalarım disiplinli bir yerde çalışmamı engelliyordu. Gece geç saatlere kadar oturup kitap okuyor, geniş hayal dünyamın derinliklerine dalarak zihnimde bambaşka âlemler kuruyordum.

Gözlerimi açmaya çalıştım; açamıyordum. Bir çift el, gözkapaklarıma baskı yapıyordu âdeta. Sırtımı dayadığım ağacın gövdesinde, halının üzerine doğru kıvrılırken kendimden geçmiş bir vaziyette kollarımı ve bacaklarımı iki yana doğru açtım...

 

Giderek küçülüyordum. Gözlerimi aralamaya çalıştım tekrar. Hafifçe aralayabildiğim gözkapaklarıma düşen yegâne şey, cılız, mavi bir ışıktı. Işığın giderek büyümesi gözkapaklarımın biraz daha açılmasından mıydı, yoksa ışığın büyümesinden dolayı duyduğum şaşkınlıktan mıydı bilemiyordum. Artık yerimde doğrulmuş, sırtımı tekrar ağaca yaslamış, etrafıma bakmaya çalışıyordum. Hiç kimseyi ve hiçbir şeyi göremiyordum; yalnızca kapkara bir boşluk ve karşımda giderek büyüyen mavi bir ışık... Birdenbire parıltılı maviliğin tam ortasındaki önce silik soluk beliren, daha sonra koyulaşıp büyüyen harfleri fark ettim; yan yana sıralanarak bir çember oluşturmuşlardı. Okumaya çalıştım. Bir araya geldiklerinde hiçbir anlam ifade etmiyordu. Aslında bir araya getiremiyordum onları; sürekli yer değiştiriyorlardı. En sonunda çember beni de içine almış, bütün harfler çevremde dönmeye başlamıştı. Güneşin yörüngesinde dönen gezegenler gibiydim. Ellerimi ve ayaklarımı iki yana doğru açarak yavaşça kendi eksenimde dönmeye başladım. Döndüm... Döndüm... Sonra iki elimin parmakları arasından ve gözlerimden beyaz bir ışık yayıldı harflerin üzerine doğru. Mavilik giderek kayboldu ve her bir harf bembeyaz oldu. Her yer bembeyazdı ve harfler de teker teker kaybolmaya başladı. En son yalnızca ‘vav’ ( و ) harfi kaldı tam karşımda; yavaş yavaş büyümeye başladı. Üst kısmı şekillenerek bir insan kafası suretine büründü. Dizlerinin üzerinde, yere çökmüş bir insan... Doğrulurken bütün uzuvları oluşuyor ve bu esnada da bana doğru dönüyordu.

Parmaklarımın arasından yayılan beyaz ışık azalırken ağzım şaşkınlıktan açık kalmış bir vaziyette ve hayretler içerisinde karşımda şekillenen vücuda bakmaktaydım. Kapkara gözlerini gözlerimin içine odaklayarak kıpkırmızı ve dolgun dudaklarıyla gülümseyen genç kız, arkasına gizlediği ellerini bana doğru uzatıp, "Feza," diye fısıldadı.

Bir el, omzumu dürttü sertçe, "Kalk beyim, artık gitme vakti," diyordu. Gözlerimi açıp saatime baktım; 00.00 olmuştu. Gece bekçisi uyandırmasaydı orada sabahlardım herhalde. Bir an, üzerine uzandığım halının olmadığını fark ettim, büyük bir telaş içerisinde etrafıma bakındım: Ağacın kenarında, ilk serdiğim yerde duruyordu. Derin bir "oh" çektim. Yerimden doğrularak halıyı itinayla tekrar rulo haline getirdim ve yavaşça koltuğumun altına yerleştirdim. Biraz önce gördüğüm rüyanın etkisiyle, genç kız sanki saklandığı yerden birden karşıma dikilecekmiş gibi sağa sola bakındım şaşkınlıkla; daha sonra hızlı adımlarla parkın çıkışına doğru yürümeye başladım.

 

Mehmet Ferah

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
John Berger | Ressam Olmak
Louis Wain
Ada
Gece Defteri
Sıradışı Bir Asgari Müşterek: küçük İskender
Jean Baudrillard | Nefret
Şiirde Sansar Var!
Tomris Uyar | Çiçek Dirilticileri
Ümit Kardaş | Aşk Biter mi?
Ressamın Evi
Stan & Ollie
Abdülkadir Budak | Şairin 12\
Melih Cevdet Anday
Şairin 12\