Yıllar önceydi. Yine böyle sıcak bir yaz gününde, sahildeki çay bahçesinde çaylarımızı yudumluyor, onunla konuşuyorduk.
"Buraya gelmek nerden aklına düştü?" diye sordum.
Hafif bir meltem esmeye başlamıştı, bunaltıcı sıcakta bir soluk gibiydi. İlerlemiş yaşına karşın dinç görünüyordu. Masmavi gökyüzüne baktı bir süre, sonra denize; şu birkaç saniye içinde epey uzaklara gidip gelmiş gibi bir hali vardı.
"Düşünmedim, hiç aklımda bile yoktu, birden aklıma geldi, kaçtım geldim, buradayım."
"Nasıl yani? Neden, nereden, kimden kaçtın?" dedim.
"Ben de bilmiyorum tam olarak. Sevdiklerimden mi, dostlarımdan mı? Aslında dostumun olduğunu da söyleyemem, dost edinemedim nedense. Yalnızlık tek dostum, beni terk etmeyen yalnızlığımdı, anılarımdan kaçmak istedim ama anılardan da kurtulamıyorsunuz, kendimden kaçıyorum sanırım. Kader mi desem, yazgı mı desem, ama ben kadere de inanmam. Doğduğun topraklar, yaşadığın coğrafya ya da çevre mi desem... Düşün bir defa; Müslüman bir ülkede ya da toplumda doğdun değil mi, Müslüman olursun doğar doğmaz. Hıristiyan, Budist, Yahudi, bunlardan biri de olabilirdi ve bunun adına kader diyorlar, yazgı diyorlar. Hiçbirimize sordular mı hangi dini istiyorsun diye. Ortadoğu ülkelerinde, Afrika'da, Afganistan'da doğmuş ve yaşıyor olsaydın büyük olasılıkla Avrupa'da, ABD'de mülteci, göçmen olmak kaderin olurdu. Nerden nereye geldik; nerden çıktı bu şimdi?" diyerek kader konusunu kapatmıştı. "Dur sana soğuk bir bira ısmarlayayım, çay bu sıcağı kesmedi," dedi, benim yanıtımı beklemeden garsona, "İki bira!" diye seslendi.
"Uzun zamandır buradasın, yalnız yaşıyorsun, sıkılmıyor musun? İnsanın bir arkadaşı, yani kız arkadaşı olmalı. Gün boyu birlikte olduğumuz arkadaşlarımız var, söyleşir, dertleşiriz, siyaset başta olmak üzere her şeyden konuşur, tartışırız. Hiç sevdiğin, ya da sevgilin olmadı mı? Sevgisiz yaşanır mı?"
"Haklısın," dedi. "Haklısın da geçti artık. Diyeceksin ki geçen ne; her yaşın, çağın yaşanacak günleri vardır. Şöyle bir şey: İnsanın beyni ve kalbi vardır; kalp, yani yürek dediğimiz şey kolay kolay yaşlanmıyor galiba; bir güzele bakıyorsun yüreğin coşuyor, hemen beynin devreye giriyor, 'mantık' diyor. Yani seviyorsun birisini, sevdiğini söyleyemiyorsun; kırmaktan, üzmekten korkuyorsun. Başta beynin seni uyarıyor, 'yaşından başından utan' diyor."
"Yani diyorsun ki, 'Benimkisi platonik aşk'. Öyle mi? Aslında sen sevmekten değil, sevilmekten korkuyorsun."
"Ne fark eder! İnsanın bir sevdiğinin olması bile güzel bir şey değil mi? Bunu sevdiğin bilmese de, söyleyemesen de olur. Sen Nâzım'ın 'Tahirle Zühre Meselesi' şiirini biliyor musun:
[...]
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
...
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?"
"Ama hocam, insan birisini seviyorsa bunu söylemesi gerekmez mi? İnsan nereye ya da ne zamana kadar bu duygularını saklayabilir?"
"Ben insanı, insanları severim ve sevdiğim insanları üzmekten, kırmaktan çok korkarım. Buna alçakgönüllülük diyenler olur, hoşgörü diyenler olur, bunun istismar edildiği de oldu, yaşadım, ama sevgili gibi sevip sevgimi kendime sakladığım o duyguyu işte bu yüzden kendime saklarım. Konu sevgiden açılmışken Sabahattin Ali'nin sözlerini Ali Kocatepe'nin bestelediği bir şiirinin hikâyesini anlatayım: Sabahattin Ali, Konya Lisesi'nde öğretmenlik yaparken çok güzel bir öğretmene âşık olur, ama hiçbir zaman sevdiğini söyleyemez, o öğretmene çok kişi âşıktır ama yine söylendiğine göre o Orhan Veli'ye âşıktır. O şiirden sana bir bölüm:
[...]
Seneler sürer her günüm
Yalnız gitmekten yorgunum
Zannetme sana dargınım
Ben gene sana vurgunum
Başkalarına gülsem de
Senden uzakta kalsam da
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum."
"Hocam, sen yalnızlığa âşıksın anlaşılan. Nereye kadar?"
"Evet, yalnızlığı seviyorum, yalnızken düşünmeye, yaratmaya bolca vaktin oluyor. Her insanın gittiği ya da gitmek istediği bir yol, hedef vardır, benimkisi de öyle. Veysel’in deyişi ile uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece."
"Peki, nereye gidiyorsun? Hedefin ne?"
"Sen!" dedi, "Balıkçı'nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı) Aganta Burina Burinata kitabını okudun mu? O kitapta bir çocuğun hayalleri vardır; iyi bir gemici olmak, açık denizlere açılmak gibi. Bir teknede miço olarak çalışmaya başlar; yılmadan, usanmadan çalışır, sonunda bir teknesi olur. Ondan mutlu insan yoktur, kendi teknesinin kaptanıdır artık. Yine bir gün 'aganta burina burinata' diye haykırarak denize açılır. O günden sonra onu bir daha gören olmamıştır."
Hoca ile son görüşmemiz, konuşmamız oldu bu. Ona 'hoca' derdik, herkes de öyle derdi. Onu bir daha görmedik, gören de olmadı. Geldiği gibi gitti.
Birinden, bir şeylerden mi kaçtı bilinmez. Ama gerçek olan, o kendinden kaçaktı.
Bünyamin Pehlivan
























