Günümüzün genç yazarları için yazmanın, bir öykü anlatmanın yanı sıra, bunun nasıl anlatılacağı, üslup sorunu, metnin atmosferi ve inşası ya da metinlerarasılık, türlerin sınırlarının belirsizleşerek iç içe geçmesi, kurgudaki kimi postmodern unsurlar vb. gibi birçok edebiyat öğesi de sürekli bir meşguliyet alanı yaratmaya devam ediyor. Hal böyle olunca, bugünün genç yazarları, etraflarında dönüp duran bu hengâmeden hem etkileniyor hem de bütün bunları yeterince anlamayı, ürettikleri edebiyat açısından adeta bir zorunluluk olarak görüyorlar.
Hiç şüphesiz, bugün yetmişli yaşlarına yaklaşan edebiyatçılar veya daha öncekiler de bahsettiğimiz kaygıları belli oranda taşıyorlardı. Ama, her halükârda çağın getirdiği meseleler nedeniyle, onlar kendilerini bu derece dünyadaki genel edebi eğilimlere ve türlerin çeşitli dayatmalarına uymak veya onları yorumlamak konusunda bu derece zorunlu hissetmiyorlardı belki de. Bu anlamıyla, günümüz yazarlarının, dünya edebiyatının daha iyi alımlanması açısından epeyce şanslı bir noktada durduğu açık.
Türkiye'nin (şimdilik) tek Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazarı Orhan Pamuk'un, roman yazmanın yanı sıra yazma yordamları, kurmaca metnin inşası ve roman kuramı üzerine de kafa yorduğunu biliyoruz. Düşüncelerini, Öteki Renkler (1999), Babamın Bavulu1 (2007) ve Manzaradan Parçalar (2010) adlı deneme ve söyleşi kitaplarında görece parçalı bir yapıyla çeşitli vesilelerle anlatmasının ardından, daha bütünlüklü olarak Saf ve Düşünceli Romancı (2011) adlı deneme kitabında dile getirdi. Benim burada ele alacağım da zaten bu kitap olacak.
Esasında Saf ve Düşünceli Romancı, bir çağrının sonucu olarak ortaya çıktı. Harvard Üniversitesi, her yıl dünyanın belli başlı yazarlarına davet göndererek altı oturumdan oluşan bir seminerler dizisi vermeleri ricasında bulunuyor onlardan. Norton Dersleri olarak da bilinen bu seminerler, yazarların genelde yazma serüvenleri, nasıl yazdıkları, yazarlık yolunda ilerlerken yapılması gerekenler, kurmacanın yapısal özellikleri gibi konuları içeriyor. Özetle yazarlar, Norton Dersleri'ndeki anlattıklarıyla, bu işe gönül vermiş genç yazar adaylarına kendi yazma maceralarına ilişkin çeşitli tüyolar vermeyi amaçlıyorlar. İşin bir başka iyi tarafı ise, Norton Dersleri'nin genelde yazılı bir metin üzerinden ilerlemesi ve metinlerin daha sonra kitaplaştırılmasıdır. Yazarların kendi yazı koleksiyonuna katma imkânı buldukları bu derslerin bazılarını Türkçe çevirileri de ülkemizde yayımlandı: Italo Calvino'nun Amerika Dersleri kitabı, Umberto Eco'nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti'si, Octavio Paz'ın Çamurdan Doğanlar'ı, Toni Morrison'ın Ötekilerin Kökeni ve Jorge Luis Borges'in Şu Şiir İşçiliği adlı eserleri, bu konferans metinlerinden Türkçeye çevrilenler.
Tam burada bir an durup, Orhan Pamuk'un yazma meselesine ve roman kuramına bizim edebiyat standartlarımızdan biraz daha üst noktada önem verdiğini söylemek gerek. Belki de yegâne Nobelli yazarımızın başarısının altında yatan en temel meselelerden biri de budur. Ki Orhan Pamuk, yukarıda andığım kitapları başta olmak üzere, yazma konusuna kafa yorduğunu her vesileyle belirtiyor ve yazarın belli bir çizgide ilerlemesi, üslup sorunu, anlatılacak meselenin mahiyetinin yanı sıra yer yer (ve sıklıkla) okurun tarafına da geçerek, anlattığı hikâyenin onu ne derece etkilediği veya okuma hazzı verdiği meselelerine de yoğun bir mesai harcıyor. Zaten o nedenle Saf ve Düşünceli Romancı kitabı için şu cümleyi kullanıyor: "Roman konusunda bildiklerimden ve öğrendiğim en önemli şeylerden yapılmış bir bütündür bu kitap."2
Orhan Pamuk'un cümlesinden yola çıkarak, bu kitabının -girişte söylediğim gibi- kendi yazma deneyimi ve serüveni anlamında en bütünlüklü ve deyim yerindeyse kendi sırlarını biraz daha okura açan bir eser olduğu söylenebilir. Yalan değil, kimi yazarlar "meslek sırrı" dedikleri bir çeşit refleksle, yazma ritüelleri veya yazmaya dair edindikleri özel deneyimlerin bir kısmını aşikâr etmek istemezler ve bundan kaçınırlar. Diğer yandan, yıllar içinde edindikleri kurmaca tecrübesini genç yazar adayıyla paylaşmak isteyenler de elbette vardır. Fakat her halükârda, paylaşılan ve genç okura ya da edebiyat heveslilerine sunulan yazma formülü ne kadar "hap" bilgiden oluşursa oluşsun, işin arkasında "iğneyle kuyu kazmak" vardır.
Saf ve Düşünceli Romancı, ana hatlarıyla iki tür yazar olduğundan bahisle yola çıkıyor. Yazara göre romancıların bir kısmı "saf", diğer bir kısmı ise "düşünceli" özelliğe sahip. İlk kez Alman şair ve yazar Friedrich Schiller tarafından 1795 yılında yazılan "Saf ve Duygusal Şiir Üzerine" adlı makalede yapılan bu ayrımı Orhan Pamuk kendi romancılık kuramını geliştirirken ödünç almıştır.
"Bazı yazarlar, romanlarını yazarken, kullandıkları teknikleri, kafalarıyla yaptıkları işlemleri ve hesaplamaları, roman sanatının kendilerine sunduğu vitesleri, el frenlerini ve düğmeleri kullandıklarını, hatta bunların yenilerini icat ettiklerini fark etmezler de, çok doğal bir şey yapıyormuş gibi sanki kendiliğinden yazarlar. Roman yazmanın (ve okumanın) yapay bir yanı olmasını hiç mesele etmeyen bu tür duyarlığa, bu tür roman okuruna ve yazarına 'saf' diyelim. Bunun tam tersi bir duyarlığa, yani roman okurken ve yazarken metnin yapaylığına ve gerçekliğe ulaşamamasına takılan ve roman yazılırken kullanılan yöntemlere ve okurken kafamızın işlemlerine özel bir şekilde dikkat eden okurlara ve yazarlara da 'düşünceli' diyelim. Romancılık, aynı anda hem saf hem de düşünceli olma işidir."3
Yazarlar için yaptığı bu ayrım aslında aynı şekilde okurlar için de geçerlidir: Ona göre bütünüyle "saf" olan okurlar, yazarın metnini, her durumda otobiyografik olarak algılamaya, romanda anlatılan hikâyenin kısmen değiştirilerek yazarın başından geçtiğine inanmaya eğilimlidirler. Tamamen "düşünceli" yapıya sahip okurlar ise, yazılan metnin tümüyle kurmaca olduğunu düşünürler ve yazarın metne dahil ettiği otobiyografik birçok öğeyi de kurmaca metnin hesaplı kitaplı bir yapıya sahip olduğunu düşünerek ıskalarlar. Ve yazar bu iki okur tipinin de okuma zevkini yeterince edinemediğini savunur.
Gayet açık ki Orhan Pamuk'un tercihi, "saf" veya "düşünceli" okurdan ziyade ikisinin doğru kıvamda bir birleşimi olan "saf" ve "düşünceli" okurdur. Yalnızca iki unsurun birleşimi yoluyla iyi bir roman okuru olunabileceğini, bu sayede roman okumaktan zevk alınabileceğini ve okunan romanın gizli merkezini ancak böyle keşfedebileceğini belirtir yazar. Söyledikleri sadece okurlar için geçerli değildir tabii. Yazarın da "saf" ve "düşünceli"si makbuldür. Yazar, metnindeki oyuncaklı yapıyı ve çocuksuluğu "saf"lıkla koruyacak, diğer yandan "düşünceli" tarafı da metnin bir kurmaca olduğunu ve belli kurallarla ilerlemesi gerektiğini yazara sürekli hatırlatacaktır. Yani bu iki unsurun kıvamlı bir birleşimi aslında ideal olandır ona göre.
"Bütün bu özdeşleşme faaliyeti çocuksudur, ama bütünüyle 'saf' değildir, çünkü aklımın bütününe hâkim olmaz. Aklımın bir yanı, bir çocuk gibi başkalarını taklit ile kahramanlarımın seslerini çıkarmakla, başkası gibi olmakla meşgulken, aklımın başka bir yanı da romanın bütününü dikkatle düşünür, genel kompozisyonu denetler, okurun anlatıyı ve kişileri nasıl okuyacağını, göreceğini, yorumlayacağını hesaplar ve yazdığım satırların etkisinin ne olacağını çıkarmaya çalışır. Bütün bu ince hesaplamalar, çocukluktaki saflığın tersi bir kendinin bilincinde olma halini gerektirir ve romanın yapay, romancının 'düşünceli' yanını koyar ortaya. Romancı aynı anda ne kadar çok 'saf' ve ne kadar çok 'düşünceli' olabiliyorsa, o kadar iyi yazar."4
İlk gençlik dönemlerimde, edebiyata merak duymaya başladıktan hemen sonra, ilgimi çeken çeşitli yazarları, onların edebi gelişimini daha iyi anlamak ve yorumlamak adına kronolojik bir sırayla okumaya başlamıştım. Bu dönemde; örneğin Dostoyevski'yi, Anton Çehov'u, Hermann Hesse'yi, Franz Kafka'yı, Sait Faik Abasıyanık'ı, Memduh Şevket Esendal'ı, Oğuz Atay'ı, İhsan Oktay Anar'ı, Cemil Kavukçu'yu, Ahmet Altan'ı, Orhan Pamuk'u vb... katettikleri mesafeyi daha iyi görmek adına, yazdıkları eserleri onların yazdığı sırayla okuma eğilimindeydim. Velhâsıl, bu okuma yöntemi bana birçok şey de öğretti. Yukarıda andığım yazarlardan biri hariç hayal kırıklığına uğramadığımı da net olarak söyleyebilirim. Burada amaçlanan şeylerden biri de, tabii ki yazarlığın ne olduğu, "aura"sı, nasıl iyi yazar olunacağına dair birtakım bilgileri de edinme çabasıydı.
Şimdilerde, kurmaca metin yazmaya heveslenen, ancak bir çıkış noktası yakalayamayanlar için birçok "yazma üzerine" kitap yayımlandı. Yayımlanmaya da devam ediyor. Bunlar elbette niyeti daha doğrudan ortaya çıkaran kitaplar. Fakat ben kendi adıma, yazarların verdikleri söyleşilerin, çeşitli kitaplara yazdıkları önsözlerin veya farklı konuları ele alan denemelerdeki satıraralarının kendi yazma yordamlarına dair birçok bilgiyi ve deneyimi işaret ettiği kanısındayım. İş ki kurmaca yazarları, Saf ve Düşünceli Romancı kitabında olduğu gibi daha derli toplu ve bütünlüklü metinler yazmaya otursunlar.
Dipnotlar
1 Kitapta; Orhan Pamuk'un 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken yaptığı meşhur "Babamın Bavulu" adlı konuşmasının yanı sıra, Oklahoma Üniversitesi Puterbaugh Konferansı'nda yaptığı "İma Edilen Yazar" ve Almanya Yayıncılar Birliği Barış Ödülü'nü alırken yaptığı "Kars'ta ve Frankfurt'ta" adlı iki konuşma metni daha bulunmaktadır.
2 Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı, İstanbul: İletişim, 2011, s. 138.
3 A.g.e., s. 15.
4 A.g.e., s. 56.





















