Buz, tuz ve biraz Münevver

 

 

Cılız doğduğu için "nasılsa bu fazla yaşamaz" diye düşünen babası, on üç yaşına gelmesine rağmen nüfusa kaydettirmemişti. Ona dedesinin adını vermişlerdi. Akrabalardan gelen kıyafetlerinin yamalı eskilerini giyiyordu. Yoktu, sanki hiç var olmamıştı. Sadece evrene bıraktığı bir sesten ibaretti: "Dondurmacııı..."

Ama bugün bir başkaydı. Mecidiyeköy'deki yazlık sinemaya Türkan Şoray'ın yeni filmi gelecekti. Münevver'in annesi hiçbir Türkan Şoray filmini, o da Münevver'i görebilme ihtimali olan hiçbir ânı kaçırmazdı.

Her sabah yaptığı gibi kendini Feriköy'de bulmuştu. Kalıp buzlardan alıp eve dönmüştü. O ağır buz kalıbını her sabah taşımak bu işin giriş kısmıydı. Dondurma teknesine koyduğu salep ve sütü dakikalarca karıştırıp farklı tenekelere boşaltıyor, içine çilek, çikolata taneleri ilave ederek çeşitlendiriyordu. Uygun kıvamı elde ettikten sonra, dondurmayı tüm gün erimeden durabilmesi için dondurma teknelerinin aralarındaki boşluklara sabah aldığı buzu kırıp yerleştiriyor, üzerine tuz dökerek tokmak darbeleriyle sıkıştırıyordu. Yaklaşık bir saat süren buz-tuz-tokmak, buz-tuz-tokmak işlemini sorgulamadan yineliyordu.

Ama bugün günlerden Münevver'di. Saçlarını, Türkan Şoray'ın başrolünü paylaştığı Ediz Hun gibi yandan tarayıp öbür yandan da dalga yaratmak için, aynı tuz-buz-tokmak işlemi gibi, su-limon-tarak üçlüsüyle denemeler yapıyor, saçlarını bozup bozup tekrar tarıyordu.

Ama bugün ölmek için güzel bir gündü. Babasının üzerine titrediği bayramlık kıyafetlerini çalıp giymiş, akşam bu durumun farkına varacak babasının onu döveceği cinayet silahı olan kemeri bile beline takmıştı.

Bisikletli dondurma arabasına binmiş, Mecidiyeköy'e doğru yola çıkmıştı. Her gün önüne çıkan irili ufaklı tüm yokuşlar, bugün ona iniş gibi geliyordu. Ama bugün tüm hazırlıkları tamamdı. Münevver'in en sevdiği dondurmalardan yapmış, en afili kıyafetleri giymiş ve belki de en önemlisi, saçlarını aynı Ediz Hun gibi taramıştı.

Bisikletli dondurma arabasını, Ayşem Sineması'nın en şatafatlı yerine park etmiş beklerken, eliyle de mütemadiyen saçının dalgasının kıvrımını kontrol ediyordu.

Sinemanın etrafı, simitçi, pamukşekerci, fıstıkçı, mısırcı ve bilumum seyyar tezgâhlarla dolmuş, Yeşilçamseverleri bekliyordu. Ama herkesin gözü, bayramlıkları ve limonlu saçlarıyla ışıldayan onun üzerindeymiş gibi hissediyordu. Hatta onun yaşlarında olan Fıstıkçı Veysel bile, "Laaan, oğlum, saçlarını kime yalattın!" diye takılmadan edememişti. Bu laf atmaların kıskançlıktan olduğunu çok iyi biliyordu.

Sinema müşterileri yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı. Münevver ve annesi birazdan ufukta belirirdi. Dondurma almaya gelenlerin siparişlerini verirken boynu sağa bakmaktan tutulmak üzereydi.

Münevver ve annesi karşıdan göründüğünde, "İşte geliyor iki gözümün nuru!" diye geçirdi içinden. Saçlarını son bir kez parmaklarıyla dalgalandırdı. Artık her şey hazırdı. Annesiyle dondurma arabasının önünde duracak, bana iki top sade, kızıma da bir top çikolata, bir top çilekli diyecekti. Dondurmayı uzatırken eli Münevver'in uzun saçlarına, inip kalkan göğsüne, o küçük ellerine o kadar yakınlaşacaktı ki, düşüncesi bile kalbini küt küt attırmaya yetiyordu. Derin bir nefes aldı.

Münevver ve annesi Fıstıkçı Veysel'in önünde durdu ve iki kâse kuruyemiş alıp fuayeye doğru ilerledi.

"Tuz-buz-tokmak, keşke fıstıkçı olsaydım! Tuz-buz-tokmak, acaba bir daha bu filmi izlemeye gelirler mi? Tuz-buz-tokmak, akşam bir araba dayak yiyeceğim!" diye diye hırsla bisikletine atladı.

Fıstıkçı Veysel, arkasından, "Çakma Ediz Hun, nereye gidiyorsun?" diye seslenirken, içinden de "Keşke bisiklete binebileceğim bir işim olsaydı," diye geçirdi.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.