
Sokak lambasının altında durdu. Kendi boyunu geçmeyen gölgesine baktı. Beğenmedi. Biraz ilerledi. Boyuna denk bir gölge mesafesine geldi. "Artık şartlar eşit," diye düşündü ve gölgesiyle konuşmaya başladı. Ama ne zaman konuşmaya başlasa istemsiz şekilde yürürdü. Yürüdükçe gölgesi uzadı. Sesi donuklaştı. Gölgesi onu korkutmuştu. Hızlıca geriye doğru yürüyüp gölgesini iyice kısalttı.

Evet, küçücüktü artık. Biraz evvelki heybetli gölgesinden eser yoktu. Birden bağırmaya başladı. Bağırınca adımları hızlandı, gölge saniyeler içinde dev gibi olmuştu. "Işıktan kurtulursam, dengesiz gölgemden de kurtulurum," diye geçirdi içinden. Yerden hızlıca bir taş alıp lambaya doğru fırlattı. İsabet ettirememişti. Dönüp gölgesine tekrar baktı. Gittikçe sinirleniyordu. Kızgınlığı artıkça hareketlerini kontrol edemiyor, refleksleri rayından çıkıyor, aldığı nefes verdiği nefese uyum sağlayamıyordu.

Lambaya attığı taş epey uzağa gitmişti. Taşı yerden alıp tekrar atmak istedi. Ama gölgesinin kendi kontrolü dışında bir gölge yaratmasını istememek ile gölgesinin ulaşacağı devasa büyüklük karşısında kararsızdı.
İlk atışta neden vuramamıştı ki. Bir kendisini, bir gölgesini suçluyordu. Beceriksizdi işte. Gölgesi kadar olamıyordu. Ne uzuyor, ne kısalıyordu. Arkasını dönüp geri geri taşa doğru yürüdü. Gölgesiyle yüzleşmekten nefret ediyordu. Eğilip taşı yerden aldığı gibi tekrar fırlattı. Mesafe daha da uzadığı için taş, lambanın yanından bile geçmemişti. Sanki lambayı kırsa bütün dertleri bitecekti. İlkokulda öğretmeninden yediği tokat, sevgilisinin ayrılırken "hiç kalıbının adamı değilsin" cümlesi, parası olmadığı için katılamadığı mezuniyet töreni, okuma yazma bilmeyen annesinin onda yarattığı utanç son bulacaktı.

Taşa doğru tekrar koşarken gölgesinin üzerine özellikle bastığını hissediyor, başka seçeneği varmış da yapmıyormuş gibi keyif alıyordu. Lambanın altına geldiğinde gölge iyice küçülmüş ve âdeta yok olmuştu. "İşte bu kadarsın!" diye alay etti gölgesiyle.
O sırada ayak sesleri duydu. İki kişi sohbet ederek yanından geçtiler. Ellerini cebine sokup onların gölgesini izledi. "Onlar da gölgeleriyle kavgalı, üstüne basa basa yürüyorlar işte," diye geçirdi içinden. Yalnız olmadığını hissetti. Ama onlar gibi kayıtsız da değildi. Geçip gidemezdi. Bu düello bu akşam bitmeliydi. "Ya ben, ya gölgem!" diye çınladı içi.
Tekrar arkasını dönüp taşa doğru üçüncü çıkarmasını yaptı. Taşı tekrar eline aldı. Bu sefer akıllanmıştı. Lambaya iyice yaklaştı ve taşı fırlattı. "Dınk!" diye bir ses geldi lambanın camından. "Dınk, dınk" diye iki kez tekrar eden yankı eşliğinde taş, ayaklarının dibine düştü. Bu sefer gölgesiyle yarışmak zorunda değildi. Ama daha sert atsaydı, ahh, daha sert atsaydı, "ne kabiliyetsiz herifsin, kovuldun diyen" patronuna, o an atamadığı, ama hep hayalini kurduğu yumruğu atmış olacaktı.
Avucunu açıp elindeki taşa baktı; "Bu böyle olmayacak," dedi, "Senin kendine gelmen lazım. O camdan çok daha güçlüsün. Kırabilirsin. Biliyorum kendine hiç güvenmiyorsun ama bunu yapabilirsin. Bana bak; dev gibi bir gölge ile yılmadan mücadele ediyorum." Taşın ikna olduğuna emindi. Taşı yumruğunda sıkıp daha hızlı bir şekilde fırlattı. "Dink" ve "çıt" karışımı bir ses gelmişti. Cam çatlamıştı. Bir zafer çığlığı atarak havaya sıçradı. Ama taşın düşme sesi gelmedi. Camdan içeri girmiş olmalıydı, ama ampule bir şey olmamıştı. Düşmanı olan gölgenin besin kaynağı hâlâ capcanlıydı. Biraz önceki muzaffer adamdan eser kalmadı.
Camın canı çok yanmış olmalıydı. "Beni cezalandırıyor, herkesin yaptığı gibi cezalandırıyor beni." Oysa camla bir derdi yoktu, hatta ampulle bile derdi yoktu. O, gölgesinin oyun arkadaşı olan ışığı kıskanıyordu. Işık yoksa gölge yoktu. İnsanlar da öyle değil miydi? Üstlerine giydiği roller, kimlikler, statüler oldukça uzunlardı. Ama onları yok etmek için üstlerindeki cam fanustan başlanması gerekmez miydi?
Tekrar konuşmaya başladı. "Herkes ve her şey beni cezalandırıyor," diyordu. Konuştukça ileriye doğru adım atıyor, gölgesi yine uzamaya başlıyordu. Geri dönüp koşarak sokak lambasının direğine bir kafa attı. Kaşı yarıldı, oluk oluk kan geliyordu.
Gölgesine doğru tekrar yürüdü. "İstediğin kadar uzayabilirsin, ama kanayamazsın!" dedi.


