
Sabır, çoğu zaman beklemek sanılır. Ama sabır, sadece zamanla ilgili değildir. Sabır, bir iç direniştir. Bir kabulleniş değil; bir mücadeledir. Sessizce, gösterişsizce, derinden...
Ben sabrı ilk kez bir hastane koridorunda öğrendim. Bir yakınım içerideydi. Herkes bir şey söylüyordu: "İyi olacak", "Dualarımız onunla", "Zamanla geçer..." Ama ben sustum. Çünkü sabır, kelimelerle değil, sessizlikle yaşanır. O koridorda geçen her saniye, bir iç savaş gibiydi. Umutla korku arasında gidip gelen bir salıncaktı âdeta.
Sabır, insanın kendine karşı verdiği en uzun mücadeledir. Çünkü sabırlı olmak, sadece dışarıya karşı değil; içindeki aceleye, öfkeye, beklentiye karşı da direnmek demektir. Ve bu direnç, zamanla değil, niyetle ölçülür.
Bir gün yaşlı bir adamla sohbet ettim.
"Gençken sabırsızdım," dedi. "Her şey hemen olsun isterdim. Ama sonra anladım ki bazı şeyler hemen olursa, eksik olur."
O cümle içime işledi. Çünkü sabır, eksik olmamayı seçmektir. Tamamlanmayı beklemektir. Ve bu bekleyiş, bir teslimiyet değil, bir inşa sürecidir.
Sabır, bir dua gibidir. Sessizce edilir, içten hissedilir, zamanla karşılık bulur. Ama o karşılık, her zaman istediğin gibi gelmez. Bazen bir kayıpla, bazen bir değişimle, bazen bir farkındalıkla gelir. Ve sen, o farkındalıkta büyürsün. Bir bakmışsın ki sabırla nice yollar katetmişsin...
Sabır, bir öğretmendir. Serttir ama adildir. Seni sınar ama seni geliştirir. Seni bekletir ama seni hazırlar. Ve bir gün, sabrının meyvesi geldiğinde, o meyve sadece bir sonuç değil, bir dönüşüm olur. Hayatın da bir anda değişir.
Sabırlı olmak, güçlü olmak değildir. Sabırlı olmak, kırılmadan kalabilmektir.
Ve bu kalış, bir zaferdir.
Sessiz ama derin bir zafer.


