
Takvim yapraklarının sessizce iç çektiği bir sabah, henüz uyanmamış bir günün omzuna başımı yaslamışken, aynadaki suretim yer değiştirdi. Ben bakıyordum; o kaçıyordu. Camın içinden değil, yılların içinden... Kulakları dik, kalbi ürkek bir tavşan gibi.
Senelerdir değişmeyen birçok şeye rağmen, zamanın yıpratıcılığı karşısında insanın hem bedenen hem fikren dönüşüme uğradığını söylerler ya; meğer bu dönüşüm bir gün ansızın kapıyı çalmıyormuş. Kapıyı söküyormuş. Eşiğinden içeri giren şey "yeni" değil, eskimiş bir hakikat oluyormuş. Tozlu, sabırsız, alaycı.
Aslında hiçbir şey ilk göründüğü gibi değildir. İlk intiba, zihnin aceleyle çizdiği bir karikatürdür çoğu zaman. Gözün gördüğünü değil, görmek istediğini boyar. Yıllar ise o boyayı sabırla kazır. Gizlendiği için görünmeyeni, iyi saklandığı için bulunmayanı ortaya döker. Soyut inşalarımızın kolonlarına küçük, görünmez çatlaklar açar. Sonra bir gün... Tık. Bir ses. İçeriden.
Ben o sesi duydum.
Bir zamanlar kalabalıkların ortasında koşan ben, şimdi cümle aralarında nefeslenen bir paranteze dönüştüğümü fark ettim. Konuşmalar hızlandı, kelimeler kısaldı, anlamlar inceldi. Dünya güncelleme aldı; ben bildirimleri susturdum. Çağa ayak uyduramamanın bedeli yalnızlaşmakmış derlerdi. Oysa yalnızlık bir köşe değilmiş; devasa bir meydanmış. İçinde herkes varmış da kimse kimseye değmiyormuş.
Bir kafede otururken bunu daha iyi anladım. Masalar doluydu, gözler boştu. Herkes bir ekrana bakıyor, kimse birbirine bakmıyordu. Ben çayımı karıştırdım; kaşık zamanın içinde döndü. Şeker eridi, yüzler erimedi. İçimdeki tavşan kulak kabarttı. Gürültü çoktu, ses yoktu.
Değişim dedikleri şey belki de budur: Aynı şehirde yabancı olmak. Aynı aynada başka biriyle karşılaşmak. Aynı kalpte eski bir çocuğun hâlâ saklambaç oynaması... Ve büyümüş bir aklın, o çocuğu ebe yapmaya utanması.
Yıllar bana şunu öğretti: Gerçekler gün yüzüne çıktığında alkışlamazlar. Gözlerini kaçırırlar. Çünkü hakikat, makyajı sevmez. İnsanı çıplak yakalar. Ve insan, en çok kendine yakalanmaktan korkar.
Aynadaki tavşan hâlâ orada. Kaçmıyor artık. Bakıyor. Sanki şunu soruyor:
"Değiştin mi, yoksa yalnızca eskidin mi?"
Cevabı bilmiyorum.
Bildiğim tek şey şu: Zaman, kimseyi olduğu gibi bırakmıyor. Kimini inceltiyor, kimini sertleştiriyor. Kimini kalabalığa karıştırıyor, kimini bir köşeye iliştiriyor. Ama en çok da ilk intibalarımızı öldürüyor. Çünkü insan, gerçeğe en geç alışan varlıktır.
Ve belki de hayat dediğimiz şey, içimizdeki tavşanın ürkekliği ile dışımızdaki dünyanın hoyratlığı arasında gidip gelen o bitmeyen kovalamacadır.
Koşarsın. Yorulursun. Durursun.
Ayna kalır.
Tavşan kalır.
Zaman gülümseyerek geçer ve gider.


