EDEBİYAT
Yayınlanma : 24 Nisan 2026 22:17
Düzenleme : 25 Nisan 2026 00:11

Bir Kent Abdalı

Bir Kent Abdalı
Sakallı Celal'den Hayalet Oğuz'a kadar gelen başka bir edebi hattır bu. Delilikle, çılgınlıkla, bohem­likle, aykırılıkla, ayrıksılıkla bolca baharatlanmış başka bir hat.

Kim'e desem kabilem yitik

Devletin yıkık

Perçemim virane

Murat Koçak

 

Yürür asfalt ovalarda

Vitrinlerin düşen kepenklerinde

Hep hüzün çeşmeleri lambalar

 

Kendisinin yazdığı onca şiirden çok, Necatigil'in ünlü "Abdal" şiirinin bu başlangıç dizelerinde çağrışımını bulur bende Murat Koçak. Öyle ya, Adana işi şalvarı, koca gövdesine yapışan polo yaka tişörtü, sekiz köşeli kasketi ve kirli sakallarıyla koca gövdesine oturmuş dağlı yüzüyle, asfalt olmasa da kesme taşlarla döşeli İstiklal Caddesi'nin insan seli arasında bir aşağı bir yukarı turlayarak bağıra çağıra şiir okuyan bir kent abdalıdır Koçak.

 

 

Bana sorarsanız, edebiyat dünyasındaki / tarihindeki varlığı, yazdıklarından çok, benzer çağrışım­larla perçinlenecektir Koçak'ın. Bazen öyle olur. Yazdıklarınızla değil, tarzınızla, yaşayışınızla, söyle­diklerinizle, mizahınızla, eylemlerinizle unutulmaz olursunuz; sesinizle, gövdenizle, jestlerinizle... Sakallı Celal'den Hayalet Oğuz'a kadar gelen başka bir edebi hattır bu. Delilikle, çılgınlıkla, bohem­likle, aykırılıkla, ayrıksılıkla bolca baharatlanmış başka bir hat. Metne itibar edilmemenin tek meşru hattı. Bana göre Murat Koçak bu hattın günümüzdeki son örneklerinden biridir.

Bazen Göçebe'dir Murat, Cemal Süreya'nın ceketini atmış omzuna; bazen de Yerleşik Yabancı, Metin Altıok Hırkalı. Göçebedir; Ankara'ya göçer, İstanbul'a göçer, Asos'a göçer; lokantaların, kafelerin tu­valetini kullanır. Bazen yerleşiktir; A Kitabevi'ni devralır Ahmet Erhan'dan, dergiler çıkarır sayısız, A Şiir Evini kurar, kirasını bina görevliliği yaparak öder.

Onu bir göçebelik evresinde tanıdım ben. Özel olarak diktirdiği, bir sürü cepleri olan önlüğüne yerleştirdiği kitapları ve o zamanlar çıkardığı Rüzgâr dergisinin eski sayılarını satarken yine tuvalete sıkıştığı için girdiği Edebiyat Koop.'un lokalinde. Göçebe­liğinin bir evresine de orası tanıktır işte. Oradaki tanışıklı­ğımız, Rüzgâr dergisinde bir şiirimin yayımlanmasıyla onu yakından tanımaya doğru biraz daha ivmelendi. Bir gün İs­tiklal'de, YKY'nin önünde denk geldim Murat'a. Yine bağıra çağıra şiir okuyordu o koca gövdesiyle. Hoyratça okuyor­du, korkuturcasına, tedhiş edercesine, içinde bir parça deli­lik taşımayanların asla yaklaşamayacağı korkunçlukla. Ta­bii, yaklaştım. Bütün korkunçluğu kayboldu, o koca gövde erimeye başladı, o taşkın ses incelmeye. Ayaküstü konuş­mak yerine, YKY'nin önüne oturduk. Alnına biriken terleri sildi yağlığına, nefeslendi. Rüzgâr'da şiiri / yazısı yayımla­nan insanlarla kurduğu özel bağdan bahsetti. Bunu bana da hissettirdi. Özel bağı olan insanlara "insan" derdi; söz­cüğün anlamı değişirdi. Sözcüğün bu yeni anlamıyla "in­san" olmuştum onun nazarında ben de. Kalktık. Caddenin tam ortasındayız. Hem enlemesine hem de uzunlamasına. E yol var yürünecek, meydan yönünde başladık yürümeye. Yürürken bildiği en iyi şeyi yapacaktı ki, yaptı. Bir farkla; Rüzgâr'ın son sayısını çıkardı. Adı "Homunculus" olan şiiri buldu sayfalar arasından ve bağıra çağıra okudu. O üç beş dakika bitmek bilmedi. Ayaklarım bu tanıdık gelen dizeler­le uyumlu adımlar atamadı bir türlü. Mis Sokak'a adımı­mızı attığım anda rahatladığımı hatırlıyorum. Sokağın so­nundaki kafeye oturduk. Bir süredir müdavimdim buraya, adını sanını bilmediğim sarışın bir gerekçem vardı. Hemen her gün okul çıkışı gelip birkaç saatimi geçiriyordum bu­rada. Çaylar içtik, Rüzgâr, bitmeyen bir cümle gibiydi Mu­rat'ta. Rüzgâr'ı konuşmaya devam ettik; Rüzgâr'da yazan "insan"larını Murat'ın. Hepsi de yazılarıyla, şiirleriyle de­ğil; hikâyeleriyle vardı Rüzgâr'da ve Murat'ta. Dudaklardan değil, çok daha içer'lerden boğumlanan, inceldikçe incelen bir tınıyla havaya karışıyordu o hikâyelerin her biri.

 

Şimdilerde yerleşiktir. Her şeyin başladığı noktaya, An­kara'ya dönmüştür. Yıllar önce Ahmet Erhan'dan devraldı­ğı A Kitabevi'nde başlayan hikâyeyi yıllar sonra Kızılay'da, Hatay Sokak'ta açtığı A şiirevi'yle sürdürüyor Murat Koçak. Mekânı değişse de, geleni gideni değişse de hiçbir şey de­ğişmemiş gibi, yıllar öncesinden sadece bir gün, bir hafta sonrasıymış gibi sürdürüyor üstelik. Yıllar önce kimler var­sa dünyasında, onları yaşamaya devam ederek sürdürüyor. Ahmet Erhan, Muzaffer İlhan Erdost, Mehmet Mahzun Doğan, Muhammet Güzel, Eren Aysan... Ne ölüm engeller "insan"larıyla yaşamasını Murat'ın ne de yıllarca arayıp sor­mamaları. O ısrarla onlarla yaşar; aslında onlara başka bir yaşam sunar. Murat'ın dünyasında yaşayanlardır onlar; ne ölür ne de kaybolup giderler. Ahmet Erhan, Ahmet Erhan Hatıra Evi'yle yaşar, Muzaffer İlhan Erdost, Muzaffer İlhan Erdost kütüphanesiyle. Mehmet Mahzun Doğan'a ahretli­ğim der; kitaplarını basar yeniden yeniden. Eren Aysan'ı yıllardır görmez ama her sabah kahvaltısını onunla yapar. Murat Koçak böyle yaşar.

Murat Koçak, oğlu Hazar'la yaşar. Hiçbir şey değişme­miş gibi, hep dört beş yaşında, hep aynı fotoğraftan bakan. Unutmak yoktur Murat'ta, adının ortasına koyar oğlunu, Murat Hazar Koçak olur baba oğul; öyle yaşar.

Lakabı soyadını unutturur Murat'ın. Sakallı Celal gibi, Hayalet Oğuz gibi, o da Deli Murat olur. Murat Koçak bi­linmez, Deli Murat bilinir edebiyat ortamlarında. Ne değ­nekten atı vardır onun ne de yerli yersiz çaldığı düdüğü. Şi­irdendir deliliği. Bağıra çağıra şiir okur İstiklal Caddesi'ni, Konur Sokak'ı tepeleyerek. Yürümek abdal geleneğidir;

abdal

vakti gelince durur

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
Louis Wain
Deneme