Kim'e desem kabilem yitik
Devletin yıkık
Perçemim virane
Murat Koçak
Yürür asfalt ovalarda
Vitrinlerin düşen kepenklerinde
Hep hüzün çeşmeleri lambalar
Kendisinin yazdığı onca şiirden çok, Necatigil'in ünlü "Abdal" şiirinin bu başlangıç dizelerinde çağrışımını bulur bende Murat Koçak. Öyle ya, Adana işi şalvarı, koca gövdesine yapışan polo yaka tişörtü, sekiz köşeli kasketi ve kirli sakallarıyla koca gövdesine oturmuş dağlı yüzüyle, asfalt olmasa da kesme taşlarla döşeli İstiklal Caddesi'nin insan seli arasında bir aşağı bir yukarı turlayarak bağıra çağıra şiir okuyan bir kent abdalıdır Koçak.

Bana sorarsanız, edebiyat dünyasındaki / tarihindeki varlığı, yazdıklarından çok, benzer çağrışımlarla perçinlenecektir Koçak'ın. Bazen öyle olur. Yazdıklarınızla değil, tarzınızla, yaşayışınızla, söylediklerinizle, mizahınızla, eylemlerinizle unutulmaz olursunuz; sesinizle, gövdenizle, jestlerinizle... Sakallı Celal'den Hayalet Oğuz'a kadar gelen başka bir edebi hattır bu. Delilikle, çılgınlıkla, bohemlikle, aykırılıkla, ayrıksılıkla bolca baharatlanmış başka bir hat. Metne itibar edilmemenin tek meşru hattı. Bana göre Murat Koçak bu hattın günümüzdeki son örneklerinden biridir.
Bazen Göçebe'dir Murat, Cemal Süreya'nın ceketini atmış omzuna; bazen de Yerleşik Yabancı, Metin Altıok Hırkalı. Göçebedir; Ankara'ya göçer, İstanbul'a göçer, Asos'a göçer; lokantaların, kafelerin tuvaletini kullanır. Bazen yerleşiktir; A Kitabevi'ni devralır Ahmet Erhan'dan, dergiler çıkarır sayısız, A Şiir Evini kurar, kirasını bina görevliliği yaparak öder.
Onu bir göçebelik evresinde tanıdım ben. Özel olarak diktirdiği, bir sürü cepleri olan önlüğüne yerleştirdiği kitapları ve o zamanlar çıkardığı Rüzgâr dergisinin eski sayılarını satarken yine tuvalete sıkıştığı için girdiği Edebiyat Koop.'un lokalinde. Göçebeliğinin bir evresine de orası tanıktır işte. Oradaki tanışıklığımız, Rüzgâr dergisinde bir şiirimin yayımlanmasıyla onu yakından tanımaya doğru biraz daha ivmelendi. Bir gün İstiklal'de, YKY'nin önünde denk geldim Murat'a. Yine bağıra çağıra şiir okuyordu o koca gövdesiyle. Hoyratça okuyordu, korkuturcasına, tedhiş edercesine, içinde bir parça delilik taşımayanların asla yaklaşamayacağı korkunçlukla. Tabii, yaklaştım. Bütün korkunçluğu kayboldu, o koca gövde erimeye başladı, o taşkın ses incelmeye. Ayaküstü konuşmak yerine, YKY'nin önüne oturduk. Alnına biriken terleri sildi yağlığına, nefeslendi. Rüzgâr'da şiiri / yazısı yayımlanan insanlarla kurduğu özel bağdan bahsetti. Bunu bana da hissettirdi. Özel bağı olan insanlara "insan" derdi; sözcüğün anlamı değişirdi. Sözcüğün bu yeni anlamıyla "insan" olmuştum onun nazarında ben de. Kalktık. Caddenin tam ortasındayız. Hem enlemesine hem de uzunlamasına. E yol var yürünecek, meydan yönünde başladık yürümeye. Yürürken bildiği en iyi şeyi yapacaktı ki, yaptı. Bir farkla; Rüzgâr'ın son sayısını çıkardı. Adı "Homunculus" olan şiiri buldu sayfalar arasından ve bağıra çağıra okudu. O üç beş dakika bitmek bilmedi. Ayaklarım bu tanıdık gelen dizelerle uyumlu adımlar atamadı bir türlü. Mis Sokak'a adımımızı attığım anda rahatladığımı hatırlıyorum. Sokağın sonundaki kafeye oturduk. Bir süredir müdavimdim buraya, adını sanını bilmediğim sarışın bir gerekçem vardı. Hemen her gün okul çıkışı gelip birkaç saatimi geçiriyordum burada. Çaylar içtik, Rüzgâr, bitmeyen bir cümle gibiydi Murat'ta. Rüzgâr'ı konuşmaya devam ettik; Rüzgâr'da yazan "insan"larını Murat'ın. Hepsi de yazılarıyla, şiirleriyle değil; hikâyeleriyle vardı Rüzgâr'da ve Murat'ta. Dudaklardan değil, çok daha içer'lerden boğumlanan, inceldikçe incelen bir tınıyla havaya karışıyordu o hikâyelerin her biri.


Şimdilerde yerleşiktir. Her şeyin başladığı noktaya, Ankara'ya dönmüştür. Yıllar önce Ahmet Erhan'dan devraldığı A Kitabevi'nde başlayan hikâyeyi yıllar sonra Kızılay'da, Hatay Sokak'ta açtığı A şiirevi'yle sürdürüyor Murat Koçak. Mekânı değişse de, geleni gideni değişse de hiçbir şey değişmemiş gibi, yıllar öncesinden sadece bir gün, bir hafta sonrasıymış gibi sürdürüyor üstelik. Yıllar önce kimler varsa dünyasında, onları yaşamaya devam ederek sürdürüyor. Ahmet Erhan, Muzaffer İlhan Erdost, Mehmet Mahzun Doğan, Muhammet Güzel, Eren Aysan... Ne ölüm engeller "insan"larıyla yaşamasını Murat'ın ne de yıllarca arayıp sormamaları. O ısrarla onlarla yaşar; aslında onlara başka bir yaşam sunar. Murat'ın dünyasında yaşayanlardır onlar; ne ölür ne de kaybolup giderler. Ahmet Erhan, Ahmet Erhan Hatıra Evi'yle yaşar, Muzaffer İlhan Erdost, Muzaffer İlhan Erdost kütüphanesiyle. Mehmet Mahzun Doğan'a ahretliğim der; kitaplarını basar yeniden yeniden. Eren Aysan'ı yıllardır görmez ama her sabah kahvaltısını onunla yapar. Murat Koçak böyle yaşar.
Murat Koçak, oğlu Hazar'la yaşar. Hiçbir şey değişmemiş gibi, hep dört beş yaşında, hep aynı fotoğraftan bakan. Unutmak yoktur Murat'ta, adının ortasına koyar oğlunu, Murat Hazar Koçak olur baba oğul; öyle yaşar.
Lakabı soyadını unutturur Murat'ın. Sakallı Celal gibi, Hayalet Oğuz gibi, o da Deli Murat olur. Murat Koçak bilinmez, Deli Murat bilinir edebiyat ortamlarında. Ne değnekten atı vardır onun ne de yerli yersiz çaldığı düdüğü. Şiirdendir deliliği. Bağıra çağıra şiir okur İstiklal Caddesi'ni, Konur Sokak'ı tepeleyerek. Yürümek abdal geleneğidir;
abdal
vakti gelince durur









