Bu anımı, öykü şeklinde yazıp yazmama konusunda çok düşündüm. Yüzlerce yıllık Pehlivan ailesinin hayatta olan, yaşça en büyüklerinden ikincisi olarak yazmaya karar verdim. Beyler sülalesinin saygın büyüklerinden Nail Bey’in bir torunu olmaktan hep onur duydum, onur duyduk. Yaşamları ve kişilikleriyle örnek olmuş, aramızdan ayrılmış olanları ve yaşayanlarımızı sevgi ve saygıyla anıyorum.
Asıl adı, Florya; acıları da mutluluğu da yaşamış bir Anadolu kadını Flör Ninem.
1915 Ermeni olayları ve yaşanan katliam sonrası değişen hayatı ve yaşamıyla örnek bir Ermeni kadını. İngilizlerin kışkırtmasıyla yüzyıllar boyu acı tatlı, yaşamı birlikte paylaşmış insanların birbirlerini katletmesiyle sonuçlanan bir dram.
İngilizlerin Anadolu'daki Ermenileri silahlandırıp kanlı bir isyana dönüşmesiyle başlayan katliam sırasında, Yozgat çevresinde örnek bir bey olarak tanınınmış Nail Bey ile Flör Nine'nin hayatı değişmiş. Yine bu bey ailesinden birisinin bu savaş sırasında Flör'ün altınlarını almak için kızını öldürmesi üzerine Nail Bey, Flör'e sahip çıkarak kendisine eş edinmiş. Aynı şekilde Nail Bey'in oğlu da yine bir Ermeni kızını alarak evlenmiş, katliamdan kurtarmış. Flör Nine'nin çocuğu olmamış; inancına müdahale edilmemiş, Ermeni olarak ölünceye kadar yaşamış. Nail Bey'in oğlunun nikâhına alıp evlendiği Ermeni kızı o sırada henüz 15 yaşındaymış ve Viktorya olan adı, 'Hayriye' olarak değişmiş, Müslüman olmuş; Müslüman olarak da ölünceye kadar ibadet etmiş. Çocukları olmuş, çocuklarından birisi de annem.
Nail Bey, çevrenin çok saygın, sevilen ve varlıklı bir beyiydi. Flör Nine'yle evlendiğinde 600 koyunu, arazileri, çobanları, azapları ve hizmetçileriyle ayrım yapmaksızın bir aile gibi yaşarlardı. Misafirleri hiç eksik olmazmış. Yaz başlarında yaylaya göçer, sonbahara kadar yaylada kalırlarmış; çadırlar kurulur, koyunlar otlatılırmış.
Nail Dedemin oğlu, benim büyük babam çok genç yaşta ölünce, o vakitler 4-5 yaşlarında olan babamın velayetini üstlenmiş.
Dedem, bir kış günü atıyla kasabadan gelirken, Çerkez eşkıyaların bir subayı bağlayıp götürdüklerini görünce atını eşkıyaların üzerine sürüp subayı serbest bırakmalarını söylemiş; eşkıyaların başı, "Beyim, çek git yoluna! Bizim seninle işimiz yok," demişler. Dedem ısrar edince giysilerini çıkarıp çıplak halde, atını da alarak çekip gitmişler. Dedem o soğukta çıplak şekilde yürüye yürüye köye dönmüş ve zatürree olmuş. Tedavi için İstanbul'a gönderilmiş, ancak iyileşemeyerek vefat etmiş.
Babam Kayseri-Develi lisesinde okurken Nail Dedemin de ölmesiyle okulu bırakmak zorunda kalıyor; daha sonra annemle evlendikten sonra, köy yaşamından uzaklaşarak memurluğu tercih ediyor.
Beyler ailesinin yaşamı, işte bundan sonra değişiyor. Babamın memurluğu tercih etmesiyle yönetim Flör ve Hayriye Ninemlerin omuzlarına biniyor. İki kadın el ele verip yaşam mücadelesine devam ediyorlar.
Genellikle ağustos sonları ya da eylül başlarında on – on beş günlüğüne köyümüze giderdik. Bu aylar Anadolu'da hasadın bittiği, bağ bozumunun başladığı dönemlerdir. Tarlalar ve bağ ortakçıya verilir, ortakçı kendi payını aldıktan sonra buğdayların bir bölümü gelecek yıl için tohum olarak ayrılır; ihtiyaçları kadar buğday civardaki değirmenlerde un olur, bulgur olur, kalanı da Toprak Mahsulleri Ofisi'ne satılırdı.
Beylerin üç büyük konağı vardı anımsadığım; yaklaşık 30 dekarlık bir alan içerisinde –ki bu alan ortasından alçak bir duvarla bölünmüş–, bir tarafında Haydar Bey'in iki katlı uzunca bir evi, diğer ucunda Nuri Bey'in evleri. Arazinin diğer yarısında Nail Bey'in evleri, ağılları, buğday ambarı, samanlık, oturma odaları ve mutfak görevi de yapan aşhane dedikleri kiler ile Nail Bey'in konuklarını kabul ettiği odası. Çift kapıdan oluşan, kale kapısı gibi devasa bir kapıdan girilirdi buralara. Nail Dedemin ve Nuri Bey'in odaları bugün bile ihtişamını koruyor. Odayı üç tarafından kaplayan sedir, üzerinde Flör Ninemin de dokuduğu halı, kilim, yastık ve minderler, mükemmel bir ağaç işlemeciliğiyle bezenmiş tavanı ile birkaç basamak merdivenle çıkılan Nail Bey'in okuma kürsüsü.
Odaların birisinde 'Çulfalık' diye adlandırdıkları Flör Ninemin halı-kilim tezgâhı vardı; burada halı, kilim ve yün çuvallar dokurdu. Bir defasında çalışmasını izlemiştim ve bana, "Otur bakalım," deyip halı dokumasının göstermişti.

Çocukluk yıllarımda her yıl, –babamın ölümüme kadar tatillerde gittiğimiz günlerde– Anadolu yaşamını gördüm ve yaşadım. Bir defasında bağ bozumuna denk gelmişti tatilimiz. Bağdan toplanan üzümler bir kağnı arabasına doldurularak eve getirilirdi. Kiler dediğimiz büyükçe bir salon genişliğindeki alanın bir köşesinde ağaçtan oyularak yapılmış uzunca bir havuz gibi, ne ad veriliyordu şimdi anımsayamadığım, bu sarnıç içine üzümler doldurulur, yıkanıp suyu süzüldükten sonra köyün genç kızları çıplak ayaklarıyla üzümleri ezmeye başlarlardı. Bu eylem tam bir şölen havasında geçerdi; ellerinde teflerle türkü söyleyen kadınlar, kızlar ve oynayanlar... Geç saatlere kadar bu işlem devam eder, ezilen üzüm, şıra halinde süzülerek alınır ve büyük kazanlarda pekmez yapılmak üzere kaynatılırdı. Kilerde geniş, bakır leğenler içinde kaymak yapılmak üzere sütlerin sıralandığını; bulgur yapmak için meydandaki büyük yassı, yuvarlak, taş seten adını verdikleri bulgur değirmenini de gördüm. Bulgur için özel buğday cinsi seçilir, yıkanıp kaynatıldıktan sonra –buna hedik deniyor– kurumak üzere sergilenir ve daha sonra da bir atın seteni döndürdüğü devasa taş hazne içinde bulgur olurdu. Tüm bunların yapılması iki kadının emekleriyle gerçekleşiyordu. Gerçi son dönemde çok az sayıda koyun ve evleri, bağ ve tarlaları kalmıştı ama yardım edenleri olmasaydı yaşamları daha da zorlaşırdı.
Flör Ninemin aklımdan hiç çıkmayan iki anısı var: Tatile gittiğimizde Nail Bey'in ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anlatır, sütlü çayımızı içerken anlayamadığım –sanırım Ermenice– türküler mırıldanırdı.
Köye yaklaşık 4-5 kilometre uzaklıkta ninemin akrabalarının yaşadığı bir Ermeni köyü varmış; adı, Burunkışla.
"Haydi gidelim," dedi.
Tepeleri aşarak o köye vardık. Bir vadi içinde, yemyeşil, şirin bir köy. Orada birkaç saat kaldık, hasret giderdiler ve döndük. Sanırım akrabalarını son gördüğü buluşmaydı o.
Bir diğer anı da, babamın ölümünden sonra –ki altı ay önce de Hayriye Ninem ölmüştü– Flör ninem yalnız kalmıştı ve Boğazlıyan’da bizim eve taşınmıştı. Annem mükemmel bir kadındı, varlık içerisinde hizmetçilerle, uşaklarla büyümüş. Bu arada şunu da belirteyim ki, ben de tanığım, hizmetçiler, uşaklar aileden birisi gibiydi ve onları aşağılayıcı olumsuz hiçbir tavrı olmamıştı. Bu koşullarda yetişmiş bir bey kızı, babamı ölümünden sonra beş erkek çocuğu yetiştirmiş; emekli maaşı bağlanmadığı için –yıllar sonra bağlandı– maddi sıkıntılara karşın bizleri büyüttü. Bir gün Flör Ninemi namaz kılmaya zorladı. Annemin yanında ona bakarak namaz kılmaya çalışırken gözlerinden düşen yaşları unutamıyorum.

52 yıl boyunca bir bey ailesinde varlık içinde yaşamışken son birkaç yılda yaşanılan sıkıntılar...
İstanbul'da kardeşinin olduğunu, onlara haber gönderip yanlarına gitmek istediğini söyleyince, adının Devlet olduğunu öğrendiğimiz kardeşi onu İstanbul'a davet etti.
Ben o yıllarda lise öğrencisiydim. Birkaç yıl sonra abim, ninemi ziyaret etmek için İstanbul'a gidiyor. Samatya'da –Kocamustafapaşa– kardeşinin köşk benzeri büyükçe bir evinin nineme ayrılmış odasında, yatağının başında haç, elinde tespihle yatarken ziyaret etmiş onu.
Ninemin kardeşi, abime, "Koskoca Nail Bey'den geriye bu mu kaldı?" diye sitem ediyor. Birkaç yıl sonra da öldüğünün haberini alıyoruz.
Örnek alınası bir Anadolu kadını... Kırk yaşına kadar bir Ermeni olarak Ermeni köyünde yaşamış, kahrolası o karşılıklı katliamların yaşandığı dönemde hayatını kurtarıp kendisine eş yapan Nail Bey'in yaşamı süresince ve daha sonra İstanbul’a gidinceye kadar Müslüman bir ailede inanç ve etnik kökenine saygı duyulan bir ortamda, İstanbul'da kardeşinin evinde ölünceye kadar geçirdiği yıllardan sonra Ermeni olarak bu dünyaya 98 yaşında veda etti.
Pehlivan ailesi ve Nail Bey'in torunları olarak onu özlemle ve saygıyla anıyoruz.
Bünyamin Pehlivan
27.03.2026





















