SANATIN EVİ
Yayınlanma : 08 Haziran 2026 04:08
Düzenleme : 08 Haziran 2026 04:59

Yazar Güler Şener'in Evi

Yazar Güler Şener'in Evi
Geçtiğimiz günlerde ilk romanı 'Unutulanlar'ı yayımlayan yazar Güler Şener; evini, çalışma ortamını ve eşyalarla ilişkisini anlatıyor.

Hikâyelerin peşinde

1979 yılında İstanbul'da doğdum. Uzun yıllar insan kaynakları alanında yöneticilik yaptıktan sonra, yıllardır içimde taşıdığım yazma hayalinin peşinden gitmeye karar verdim. İnsan hikâyelerine, kuşaklar arası ilişkilere ve hayatın küçük ayrıntılarına her zaman ilgi duydum. İlk romanım Unutulanlar geçtiğimiz günlerde okurla buluştu. Şimdi ise aynı heyecanla ikinci kitabımı yazıyorum.

Eşyalara bağımlı olduğumu söyleyemem ama bazı nesnelerin hayatımda ve yazma serüvenimde ayrı bir yeri var. Benim için önemli olan eşyanın maddi değeri değil, bana ne hissettirdiği. Bir kulaklık, bir plak ya da mutfak penceremde yetişen birkaç maydanoz bile zamanla hayatımın bir parçasına dönüşebiliyor.

Yazmak için özel bir çalışma odam yok; hatta sabit bir masam da yok diyebilirim. Bazen salondaki masada, bazen mutfakta, kimi zaman da yatak odamda laptopu kucağıma alıp yazıyorum. Bazen de Beyoğlu'nda sevdiğim bir mekâna gidip birkaç saatimi karakterlerimle geçiriyorum. Yazmak için en sevdiğim zaman, gecenin sessizliği ama aklıma bir şey geldiyse bekleyemem. O yüzden gün içinde fırsat buldukça notlar alır, bilgisayarıma birkaç satır yazar, sonra dönüp onları toparlarım. Çantamda taşıdığım küçük bir not defterim de vardır. Hâlâ bazı şeyleri el yazısıyla not almak hoşuma gidiyor.

Dağınık bir ortamda yazamam. Bulunduğum yerin derli toplu olması bana iyi geliyor. Belki hayatın karmaşasını kâğıda dökerken etrafımda biraz düzen görmek istiyorumdur.

Evde beni en çok anlatan yerlerden biri, mutfak penceremin önü olabilir. Orada yetiştirdiğim maydanozlar benim için çok kıymetlidir. Çünkü bana küçük şeylerden mutlu olmayı hatırlatırlar. Yazarlık da biraz böyle değil mi zaten? Bazen küçücük bir ayrıntı, koca bir hikâyenin başlangıcı olabiliyor.

Metinlerimin atmosferinde İstanbul'un büyük etkisi var. Özellikle Beyoğlu ve Balat'a karşı ayrı bir zaafım olduğunu söyleyebilirim. Eski binalar, ara sokaklar, sahaflar, plakçılar, tesadüfen keşfedilen dükkânlar ve o semtlerin taşıdığı hikâyeler beni her zaman cezbetmiştir. Unutulanlar'ın ruhunda da biraz Beyoğlu, biraz Balat vardır.

Evde yazarlık yolculuğuma en çok eşlik eden şeylerden biri ise, koşu bandım. Yirmi üç yıllık evliliğim boyunca üçüncü koşu bandımı kullanıyorum. O da artık son günlerini yaşıyor, yakında dördüncüsü gelecek gibi görünüyor. Koşu bandının tam karşısında aynalı makyaj masam var; yürürken karşımda bir "ben" daha oluyor sanki. Kulaklığımı takıp müziğin sesini açtığımda ise günlük hayat biraz geride kalıyor. O bir saatlik yürüyüş, kendime ayırdığım özel bir zaman aslında. O sırada bazen karakterlerimle konuşuyorum, bazen yazdığım sahneleri zihnimde yeniden kuruyorum.

Kulaklık benim için vazgeçilmez bir eşya. Sadece müzik dinlemek için değil; yemek yaparken sesli kitaplar ve hikâyeler de dinliyorum. Bazen hiç okumadığım bir romanı keşfediyorum, bazen yıllar önce okuduğum bir kitaba yeniden dönüyorum. Aynı hikâyenin yıllar sonra insanda bıraktığı duyguların değiştiğini görmek hoşuma gidiyor.

Müzik ise yazma sürecimde ayrı bir yerde duruyor. Bir şarkıya takıldıysam günlerce, hatta haftalarca onu dinleyebilirim. Unutulanlar'ı yazarken Ferdi Özbeğen'in sesinden "İşte Bu Bizim Hikâyemiz" şarkısına takılmıştım. Adnan'ın düğün sahnesinin duygusu biraz da o şarkının etkisiyle ortaya çıktı. Sonra bir gün kendi kendime, "Benim nasıl Ferdi Özbeğen plağım olmaz?" diye düşündüm. İlk fırsatta Balat'taki plakçımın yolunu tuttum ve plağı aldım; eve gelip onu şömineli gramofonumda dinlemek çok keyifliydi. Bazen bir hikâye sadece kelimelerden değil, bir melodiden ya da bir plağın dönerken çıkardığı hafif çıtırtıdan da beslenebiliyor ama bu tür tutkularım uzun sürmez. Kitap yayımlandıktan sonra dönüp baktığımda o plağı yalnızca birkaç kez dinlediğimi fark ettim; çünkü artık yeni hikâyelerin, yeni şarkıların zamanı gelmişti.

Şimdi ikinci kitabımı yazıyorum. Hikâyenin içinde yeni filizlenen bir aşk var ve yine günlerdir aklımda dönüp duran bir şarkı. Henüz plağını almadım, ama kendimi tanıyorsam, bir gün onun da peşine düşeceğim. Tabii bazen bütün bu romantik havadan çıkıp bir anda Modern Talking'e geçebildiğim de oluyor. Koşu bandındaki yürüyüşün sonlarına doğru "Brother Louie" çalmaya başladığında hikâyeler biraz bekliyor, ritim öne çıkıyor.

Sanırım yazarlık serüvenim de buna benziyor. Hayatın içinden gelen küçük ayrıntılar, sevdiğim semtler, kulağımdaki şarkılar, mutfak penceremin kenarındaki maydanozlar, yürüyüşler ve karşılaştığım insanlar...

Sonra hepsi bir gün bir araya gelip bir romanın sayfalarında yeniden hayat buluyor.

Güler Şener

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
John Berger | Ressam Olmak
Louis Wain
Ada
Gece Defteri
Sıradışı Bir Asgari Müşterek: küçük İskender
Jean Baudrillard | Nefret
Şiirde Sansar Var!
Tomris Uyar | Çiçek Dirilticileri
Ümit Kardaş | Aşk Biter mi?
Ressamın Evi
Stan & Ollie
Abdülkadir Budak | Şairin 12\
Melih Cevdet Anday
Şairin 12\