En sıradan, en olağan şeyleri bile mutlaka gizemli bir hava vererek anlatan Gülten, galiba bu defa haklıydı. Çünkü pencereden içeriye bakan bütün çocuklar, koşarak bahçe duvarından atlıyor ve arkalarına bakmadan sokağın sonuna kadar kaçıyordu.
Çocuklar bunu oyuna çevirmişti. Ne zaman Zülküf Amca'nın evinin oradan geçecek olsak önce duvarın dibine siniyor, kafamızı çıkarıp uzun uzun pencereye bakıyorduk: Tahta panjur hep kapalı olurdu; çocuklar sine sine pencerenin önüne gidip o delikten bakar, sonra bağıra bağıra duvardan atlayarak sokağın sonuna kadar koşardı.
Bana gelince; sadece duvarın dibine kadar gidiyor, oradan kafamı çıkararak pencereye bakıyordum. Sonra da arkadaşlarımın duvardan atlamasını bekliyor, sokağın sonuna kadar da onlarla birlikte koşuyordum.
Zülküf Amcaların evi diğer bütün evler gibi bahçeliydi ve tek katlıydı. Zaten evlerimiz ya tek katlı, ya da iki katlı; çoğunlukla da bahçeli evlerdi. İki katlı evlerin üst katlarında odalar, alt katlarında ise mutfak, kiler, tuvalet ve banyo olurdu.
Zülküf Amca'nın evinin kapısı ön taraftaydı. Kapının iki kenarında birer pencere vardı; bu iki pencerenin panjurları hep açık olurdu. Evin yan taraflarında da birer pencere vardı. Ancak bunların panjurları hep kapalı dururdu. İlçemiz birbirine bakan iki yamaca kurulu olduğu için evlerin arka taraflarında pencere olmazdı. Zülküf Amcaların da kapılarının önünde bahçeleri vardı, bahçenin kenarında da yarım metre boyunda taşlardan örülmüş bir duvar.
Bahçedeki erik ve kiraz ağaçları ilkbaharda çiçek açınca çok güzel görünürlerdi. Ben bu çiçekleri gelinlerin başlarına takılan taçlara benzetirdim.
Evin kapısına üç basamaklı bir merdivenle çıkılıyordu. Merdivenin tam önünde sarı başlıklı bir borudan yaz kış buz gibi su akan bir çeşme vardı. Oyun aralarında susadığımız zaman koşarak çeşmenin önünde sıra olur, bu buz gibi sudan kana kana içerdik.
Okula giderken bu evin önünden geçmem gerekiyordu. Evin önüne kadar sakin sakin gelen ben, oraya gelince korkudan, nefes nefese kalacak kadar koşuyordum. Böyle zamanlarda kalbim duracakmış gibi olurdu. Daha hayaleti görmeden böyle oluyordum, görünce nasıl olurdum kimbilir?
Gülten'in bütün ısrarına rağmen duvarın dibine gidip sinmekten başka bir şey yapmıyordum.
Hatta bir gün daha ileri gitti: Beni kolumdan tutarak duvarın öteki tarafına kadar çekmeye çalıştı. Dizkapağım duvarın taşlarından birisine hızla çarptığı için canım çok yanmış, kanayan dizimin ağrısı günlerce geçmemişti. Dizimi bükemiyordum. Çok ağladığım için bir daha ısrar etmedi.
O gün okul dönüşü evin önünden geçerken Gülten yine bize ne kadar cesaretli olduğunu göstermek için duvardan atladı; peşinden de diğer çocuklar... Küçük, duvardan atlayamayacak kadar kısa olan çocuklara diğerleri yardım ediyor, kollarına asılarak duvarın öteki tarafına çekiyorlardı.
Çocuklar eğilerek pencerenin önüne kadar gittiler. Önce Gülten baktı, sonra diğer bir çocuk, sonra da diğer çocuklar... Son bakan, korkudan bağırıp da koşmaya başlayınca hepsi birlikte bağırıp kaçmaya başladılar.
Nezaket Teyze kapıya çıktı, hızla merdivenlerden indi.
– Çocuklar, Zülküf Amcanız uyandı, çok kızdı. Bir daha bu bahçeye girerseniz sizi babalarınıza şikâyet ederiz. Çok ayıp, izinsiz başkalarının bahçesine girilmez. Hem meyve zamanı da değil, ne arıyorsunuz bu bahçede anlamadım ki, dedi.
Biz çoktan bahçeyi, duvarı geçmiş, sokağın sonuna ulaşmıştık.
Meyvelerin olduğu zamanlarda da bahçeye girer, o nefis erik ve kirazlardan yerdik. Bazen açgözlülük edip ceplerimizi de doldururduk.
Gülten’in beni zorla bahçeye sokmak istediği günden sonra korkunç rüyalar görmeye başlamıştım. Birkaç gece bağırarak uyandım. Rüyalarımda hep pencerenin önüne kadar gidiyor ve tam o ceviz büyüklüğündeki delikten içeriye bacakken içeriden kocaman bir kol çıkıyor ve beni içeriye çekiyordu. Ter içinde uyanıyordum. Böyle gecelerde büyükannem uyanıyor, bana su veriyordu. Dudakları kıpır kıpır dualar okuyor ve beni tekrar uyutmaya çalışıyordu. Yorganı kafama çekiyor, gözlerimi sıkı sıkı kapatıyor, uyumaya çalışıyordum.
Bahar gelip de bağ evimize taşınınca kâbuslar bitmişti. Pencereyi ve hayaleti çoktan unutmuştum.
Güzün okullar açılınca, çocuklar penceredeki hayalet oyununa kaldıkları yerden devam ediyorlardı. O küçük delikten bakıp da gördüklerine çocukça hayallerinin olağan üstünlüğünü katarak anlatıyorlardı.
Onlar anlattıkça bendeki merak gittikçe artıyordu. Zaten pencereden bakmayan, daha doğrusu bakamayan bir ben kalmıştım. Çok merak ediyor, pencereyle ilgili olağanüstü, masalımsı hayaller kuruyordum.
Sonbaharın son günleriydi. Havalar bazen güneşli, bazen de kapalı ve yağmurlu oluyordu. O gün biz okula giderken hava kapalıydı ve yağmur çiseliyordu, dönüşte ise yağmur kesilmişti. Güneş bulutların arasından göründükçe tatlı, ılık bir sıcaklık bizleri ısıtıyordu. Yağmur sonrası, bulutların arasından güneşin görünmesi ne güzeldir. Tıpkı sıkıntıların, hüzünlerin arkasından güzel günlerin gelmesi gibi.
Tam bahçe duvarının oraya gelince çocuklar yine duvardan atladı. Gülten bana:
– Haydi, sen de gel, ben seni korurum, dedi.
Çocuk işte, neyden, nasıl koruyacak? Birisine güvenmek, düşünmeden güvenmek ne güzel duygudur, insanın içi sıcacık olur. Sınırsız bir güven... Biz büyüdük, artık orta yaşlı insanlarız, ben hâlâ Gülten’e güvenirim.
Kolumdan tutup beni duvarın öteki tarafına çekti. Daha yavaş çektiği için dizimi çarpmadan duvarın öteki tarafına geçtim. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Gülten elimden tuttu, eğilerek yavaş yavaş pencerenin önüne geldik. Bu eğilme Nezaket Teyze'nin bizi görme ihtimalini göz önüne alarak yaptığımız bir hareketti. Nezaket Teyze nereden baksa bizi görürdü, eğilsek de eğilemesek de. Çocukluk işte.
Pencerenin önüne gelince, önce yine Gülten baktı. Bana sessizce:
– Haydi, sen de bak. Ben senin elinden tutuyorum, dedi.
Kalbim yerinden çıkmak üzereydi. Yavaş yavaş parmaklarımın ucundan yükselerek bir ceviz büyüklüğündeki delikten içeriye baktım. Bakar bakmaz da korkudan bir çığlık attım ve kendimi yerde buldum. İçeriden bir göz bana bakıyordu. İşte tam bu sırada bütün çocuklar kaçışmaya başladı.
Nezaket Teyze evin önünden bizim olduğumuz tarafa geçmiş, bir yandan da kızarak bize doğru geliyordu. Bütün çocuklar kaçmıştı. Gülten kolumdan tutup beni kaldırmaya çalışırken Nezaket Teyze çoktan yanımıza gelmişti.
– Yavrum, kızım, ne var bu pencerede, ben anlamadım ki? Her Allah’ın günü bu pencerenin önündesiniz, dedi.
Gülten:
– Pencerede hayalet var, Nezaket Hanım Teyze, dedi.
– Yavrum, ne hayaleti, pencerede hayaletin işi ne? Tövbe tövbe, dedi.
Gülten:
– Ama biz bakınca, o da bize bakıyor, dedi.
Nezaket Teyze:
– Pencerede cam var, siz bakınca kendi gözünüzü görüyorsunuz, çocuk aklı işte. Bir daha o duvardan atladığınızı görürsem sizi büyüklerinize şikâyet edeceğim. Hem bakın Zülküf Amcanız da çok kızıyor, haberiniz olsun, dedi.
Gözümün önüne büyükannemin çatık kaşları geldi.
Gülten beni yerden kaldırdı, kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu. Oyun bitmişti.























