EDEBİYAT Haber Girişi : 01 Şubat 2024 22:47

Acının sürgününde bir şair: Şeref Bilsel

Acının sürgününde bir şair: Şeref Bilsel
Ayşe Şafak Kanca, şair Şeref Bilsel'in son kitabı 'Kâğıdın Ölümü' üzerine yazdı.

O eski dağ başında, iki ev arası paskanın yanından geçiyorduk karşılaştığımızda; günün gözden düşüp eşkıya korkuların her şeyci geceye sızdığı, uzakların kumlara yazıldığı sahillerden geçen vapurların rüzgârında... O, buğultulu dağ başında "bir meyvenin kıyısında oturmuş; ağzında kırmızı ağıtlı kızlar, cesetler, tabutlar, tabular, çocuklar, dünyanın tüm hışırtılarıyla" (KÖ) susmaktaydı. Belki bir şarkıydı bu, belki bir hayal, belki de Kalû Belâ'dan mütevellit...

 

Şeref Bilsel; "durgun atların gölgesinde çürüyen şehrin yandaşları uykudayken" (SR), günün ellerinden sızdığı en saf hallerinden, çakıltaşlarını parlatan ikindilere doğru kelimeleri rüzgâra sürgün etmişti bir vakitler. Dar Zaman Rivayetleri, Magmada Kış Mevsimi, Mecnûn Dalı ve 2014’te 18. Altın Portakal ile ödüllendirilen Dünyanın Külü olmak üzere yazınımıza dört şiir kitabı armağan etmişti. Yine 2014 yılında tüm şiirleri Sürgündeki Rüzgâr'da toplandı ve yayımlandı.

 

Nerdeyse Rilke ile başa baş bir tefekkürle, dokuz yıllık sancıdan sonra, aynı meçhul yıldızlar altında, beşinci ve yeni şiir kitabı Kâğıdın Ölümü çıkageldi Yitik Ülke Yayınları’ndan 2023 Şubat'ında. Hoş geldi, sefalar getirdi. Şiire hasretliğimizi hem depreştirdi, hem de Türk şiir dünyasının içine su serpti. İçimiz mi rahatladı, kendimize mi geldik orasını her okur kendine pay biçe!

 

Kâğıdın Ölümü'nde şiirler üç bölüme ayrılmış. Kitaba her tür okura mahsus girizgâhla başlayan şair, daha ilk bölümde "ince bir eyvahla, kâğıda her şeyin ölüsünü kaldırtmaya" (KÖ s. 17) niyet ediyor. Filozofların, âlimlerin aradığı dünyanın sırrına ermiş bir hissiyatla okur için çizdiği güzergâhta, "seninle yolumuz, ezberimde kalan ve yanımdan kopmayan ilk dizeyi yazdıktan sonra ayrıldı" (KÖ s. 12) diyerek kendini ve okuru şiir ekseninde konumlandırıyor. "Bir gün unutursam bende kalanı belki bir yerde buluşuruz ve yaralarımız konuşur artık. Hiç hafif şeyler değil yaralar. Seni de görüyorum." (KÖ s. 12) diye sesleniyor okura. "Belki bir dost ıssız sahilde bir taşa dokunur" diyerek kitabın sonuna kadar da vazgeçmiyor ama, hem şarkısını söylemişlerden, hem de henüz söylememişlerden. Kalbinin en tehlikeli yerinden, bir sürgün olarak gördüğü dünya hallerinden sesleniyor bize, "geçip gidenleri sözcükleriyle ağırlaştırıp durduruyor" (KÖ s. 15), şiirin en derin yas(a)larıyla, vesselam!

 

 

Fotoğraf: Cüneyt Çelik

 

Kitabın ikinci bölümü, Öfkeli Şiirler'deki "Fazlasıyla", XVIII Romalı askerden oluşmuş tekmili bir Şeref Bilsel. Sağdan sola, soldan sağa insan olmanın tüm sancılarıyla yazılmış bir bilmece, ancak çekenin anlayacağı şiirler. Bu şiirler, kitabın geneline hâkim olan, uzun geceler uykusuz kalınmış, çalışılmış, nihayetinde mensur kutbu estetiğinde kendini mutlu hissetmiş, insan hayatında kâğıtla kelam arasındaki yalağuz ilişkiyi kâğıda döken, "Kahretmenin beyaz gülleri arasında" (KÖ s. 69) heyelan gibi duygularla (KÖ s. 55) yazılmış, acının sürgününde "gönül krizi yaşayanların kaydını tutan" (KÖ s. 48) şiirler. "Gel sen el ele tutuşup geçmişe bakalım" ve "Gelsen/ ey kararlı kıyıya bağlanmış şüphesiz sandal/ evle deniz arası kıpırdayan/ şu taşlı bahçeyi kaldır ortadan" (KÖ s. 49) diye sesleniyor, bu dünyanın defin töreninde sözcükleri yük edip kendine, hakikati "kiraz gibi avucumuza" (KÖ s. 84) yerleştiriyor.

 

Üçüncü bölümde ise şair, "Keramos Göğü Altında" oturmuş, oturmuş da ince bir şiir tutturmuş. Geveze "çekirgelerin hep bir ağızdan 'çıktagelçıktagelçıktagel' sarı zırvalarından yorulmuş" (KÖ s. 48) olacak ki, "oğul gelip baba kaldığı bu yerde", "yalnız bir koku/ bir koku yalnız/ oğul kokusu" (KÖ s. 88) diyerek bir gözünü Kuzey'e, bir gözünü Poyraz'a (ç)evirip bu defa da baba yüreğiyle bizi dizelerinin dibine oturtuyor "kıpkızıl göklerin çapkın işmarı altında (KÖ s. 83).

 

Kâğıdın Ölümü'ndeki şiirleri okuduğunuzda kendinizi rüzgârın önünde sürüklenmekten kurtulmuş, çocukluğumuzdaki hatıra defterlerinin sayfası kadar beyaz kâğıdın önünde ölmeye durmuş olarak bulacaksınız. Bilsel, kâğıdın önünde Kral Arthur gibi "anılarından damlayan suyu" süzdüğü kalemini taştan büyük maharetle çeker, kelimelerini öyle bir sallar ki, dost düşman neye uğradığını şaşırır –bizzat şahit olmuşluğumdandır–. Her ne kadar herkesin şiir yazmaması gerektiğini ima etse de, "beyaz bir ürpertiyle duy, sende konaklayan yaralı sözcükleri, yanmış kâğıtları..." (KÖ s. 83) diyerek şiir yazandan da ümidi kesmek istemez.

 

Bilsel, doğduğu coğrafyanın her türlü yükünü içinde taşıyan, masalı olan bir şair. Bu masalı şiirlerine mesel(e) eder. Dev(li) olsun (d)evsiz olsun, masalların hepsinin mutlu sonla bitmediğini bildiğinden ağıtların da acısını yaşar, yaşatır. Kafdağı'nın ardında, Zümrüdüanka'nın ağzındaki saf imgeyi hedefler şiirlerinde. Dede Korkut Masalları'ndaki kahramanlar yerine koymuştur belki de kendini, taa şehir çocuklarının dilindeki "ışıltılı şakır şakır Türkçe"nin parıltısına kapıldığı zamanlardan (YŞ s. 11). Geçmişin çığlığıyla yerin gövdesine, aynı bildik harflerle, dikine dikine kendi ölümüne doğru olsa da, çın çın çanlar çalarak, "bütün o kırık dökük anılardan sökülüp" (KÖ s. 26), küllerinden yeniden doğar her kitabında ve hiç bıkmadan "o simsiyah evdeki parıldayan yalnızlığında" (KÖ s. 26), o beyaz kâğıda yazar siler, tekrar yazar, döker içini. (Şu an, "şiir iç dökme yeri değildir" dediğini duyar gibi oldum.) Bilmenin acısıyla dünyaya, hayata, yazana, yazmayana, kâğıda öfkeli, mahpus dizelerle kendi masalını yazar Bilsel. Ve evet öyle ki, hem sevgili hem de sevgisiz okura ucunu yakar ağıtının.

 

 

Fotoğraf: Cüneyt Çelik

 

Şeref Bilsel'in şiirinde var olan, olmazsa olmaz ses ve ritim bir yana bırakılacak olursa, şiirinin biçimsel yapısı daha çok söyleyişle ortaya çıkar ki, bu da dokuz yıl kadar mayalanmış hissiyatını sözcüklere evirip, sezgimizi, algımızın kollarını kocaman açar ve bizi kucaklar. Bir metni, düzyazıyı şiirden nasıl ayrıştırdığımızı sorarsanız, "tam da Şeref Bilsel’in Kâğıdın Ölümü'ndeki düzyazı şiirlerindeki gibi" diyebilirim ve kendi deyimiyle "kendinden yola çıkarak ama kendine saplanıp kalmadan" tüm dertleri kabullenerek, "tekrartekrartek..." açılır şair dünyaya.

 

Ayane'den beri, insan olmanın acısını kuşanmış, kuşların mavilerinde ikamet eden şair, bu defa da kâğıdı öldürmüş ama hakkını yememiş, sürgünün zincirine ağıt yakmış şiirleriyle.

 

Bu vesileyle, şiirce büyüğüm Şeref Hocamın yeni kitabını öpüp başıma koyuyorum.

 

"Gözlerinizdeki apaçık yaradandır olsa olsa sözlerinizdeki öksürük" kıymetli hocam.

 

Sakın öldürmeyin, o "aklına su gelmiş çeşmeler gibi" (SR s. 149) parmaklarınızdan süzülen parıl parıl öfkenizi; kâğıdınız da kaleminiz de bin yaşasın!

Eyvallah!

 

* SR: Sürgündeki Rüzgâr (Yitik Ülke Yayınları, Toplu Şiirler, 2014)

* KÖ: Kâğıdın Ölümü (Yitik Ülke Yayınları, 2023)

* YŞ: Yalnız Şiir (Ayrıntı Yayınları, Sanat ve Kuram, 2015)

 

Ayşe Şafak Kanca

(Edebiyat Burada)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.